Ana Sayfa / Örnek Şahsiyetler / Gönül Dünyamız / 108 yaşındaki Ali Yıldırım Hoca vefat etti

108 yaşındaki Ali Yıldırım Hoca vefat etti

Yahya Efendi Camii’nin emekli imamlarından 108 yaşındaki Ali Yıldırm Hoca 21.05.2017 tarihinde vefat etmiştir. Cenab-ı Allah rahmet eylesin. Kendisi ile 2014 yılında yapmış olduğumuz bir mülakatla sizleri baş başa bırakıyoruz.

105 yaşındaki asırlık çınar muhterem Ali Yıldırım Hocaefendi yi bulduk ve hatıralarını bir de Burhan Dergisi okurları için anlatmasını rica ettik. İlerlemiş yaşına rağmen enerjisinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Ali Yıldırım Hocaefendi bizi kırmadı ve sorularımıza cevap verdi. Sizleri namı değer Pamuk Hoca ile yapmış olduğumuz mülakatla baş başa bırakıyoruz.

Muhterem Hocam öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız?

1909’da İstanbul Bebek’te doğdum. 1919’da Sibyan mektebini bitirdim. O sene Süleymaniye Medresesi’nin vaizlik bölümüne girdim. Bizden sonra sibyan mekteplerine de medreselere de talebe kabul edilmedi. Yani Medresenin de Sibyan Mektebi’nin de son halkası olduk. Bu kurumlar bir bir kapatıldılar. Askere gittikten sonra Yahya Efendi Camii’nde vazifeye başladım. Ömer Nasuhi Bilmen o zaman bizim müftümüzdü. Onun yönlendirmesi üzere bir ilkokulda üç ay kurs görüp latin harflerini öğrendim. Bize “yeni alfabeyi biliyor” diye bir kâğıt verdiler. 42 yıl boyunca Beşiktaş’taki Yahya Efendi Camii’nden başka bir yere ayrılmadım, 1978’de emekli oldum.

Muhterem Hocam Osmanlı padişahlarını görme şerefine nail oldunuz mu?

Ben üç tane padişah gördüm. Sultan Reşat’ı gördüğüm zaman üç yaşındaydım. Hayal meyal hatırlıyorum. O zamanlar Sultan Ahmet, Süleymaniye, Fatih gibi selatin camilerinde Cuma hutbelerini hocalar değil padişahlar okurlardı. O olmazsa Şeyhül İslam okurdu.

Bir gün babam aldı beni Sultan Ahmet Camii’ne götürdü. Hutbeyi Sultan Reşat okuyordu. Benim dedem onun danışmanı olduğu için o beni tanıyordu. Namaz çıkışında geldi başımı sevdi. Oradan çıkarken de bir tane altın verdi bana. Bu altınlardan yedi tane biriktirdim. Sultan Hamid ve Vahdettin de verdi. O altınları ev alırken bozdurduk, oraya nasip oldu.

Muhterem Hocam Sultan Reşat’ın çok mübarek bir zat olduğu söyleniyor. 

Padişahların hepsi evliyaullahtır kardeşim. Eskiden Sultan Hamid’e “kızıl sultan derlerdi” Vahdettin’e de “Vatan haini” derlerdi. Bu mübarekleri kötülemek için böyle dediler.

Hocam, büyüklerimiz cumhuriyetin ilk yıllarında Müslümanların çok sıkıştırıldığını, preslendiğini ve birçok zulme maruz bırakıldıklarını anlatıyorlar. O dönemlerde Kur’an okumanın bile yasak olduğunu söylüyorlar. Siz bu döneme şahitlik eden yaşayan bir tarih olarak bu dönemden biraz bahseder misiniz?

Hilafet kalktıktan sonra, ilk olarak vaizlere hocalar yasak getirdiler, vaaz etmek yok dediler. Annene babana mevlit okutmak için kaymakamlığa valiliğe dilekçe vereceksin, onların nezareti altında okutacaksın, denildi. Kur’an talebesi yetişmesinden çok korkuyorlardı. 1923’ten 1950’ye kadar bu böyle sürdü. Atatürk zamanında çok sıkıntı çektirdiler. O öldükten sonra hele o İnönü zamanı çok daha berbattı. Jandarmayı harmanın başına diker, hasatların vergisini peşin peşin alırlardı. Hayvan başına vergi alırlardı. Millet hayvanlarını dağa kaçırırdı. Camilere kilit vurmuşlardı. Halkı da çok korkutmuşlardı. Millet böyle gizli gizli Kur’an eğitimini alırdı.

Babam müderristi. Bursa Ulu Camii’ne tayin olmuştu. Medreseden mezun olduktan sonra babamın yanına gittim. Babam “Aman oğlum dikkatli ol, bir şeye karışma” diye beni uyarıyordu. Mezuniyetten sonra askere gittim. Askerliğimi Sultan Ahmet Camii’nde yaptım. O zamanlar camiyi kışla yapmışlardı. Bir tarafı kışlaydı bir tarafı ahırdı. Sonraki senelerde Saadettin Kaynak’tan Türkçe ezan okuma dersi aldık. Ama Allah nasip etmedi, bir gün bile Türkçe ezan okumadım. Benim cami tenhada olduğu için kimsecikler olmazdı. Bir ziyarete gelenler olurdu sadece. Onun için ezan konusunda rahattım. 1950’de Adnan Menderes gelince hemen ezanı tekrar Arapçaya döndürdü. Millet arapça ezanı duyunca sevinçten ağladı. Ne bayramlar yapıldı.

Muhterem Hocam, imamlık yıllarınızdan bir anınızı lütfederseniz çok memnun oluruz.

Bir sabaha namazıydı. Bizim camide cemaat olmadığı için, ben de gidip Süleymaniye’de namazımı kılayım diye düşündüm. Oranın imamı Sadık Efendi hem oranın hocası idi, hem de bizim Kur’an-ı Kerim hocamızdı. Teheccütten sonra saat üç buçuk sıralarında evden çıkıp yola düştüm. Eskiden tramvay oluyordu. Onlar da o saatte yol tamirine gidiyorlarmış. “Beni alır mısınız” dedim, aldılar.

Eminönü’nde inip, Süleymaniye ye kadar da yürüdüm. Tam da ezan okunmaya başladı. Ezanı da kim okuyordu biliyor musun? Halil İbrahim Çanakkaleli Hoca… Ne ses vardı onda biliyor musun?  Sünneti kıldık farza duracağımız zaman Sadık Efendi; “Safları sık tutun” dedi. Biz bu büyük camide topu topu üç kişiydik zaten. Ben de bunun için biraz tebessüm ettim. Ama gülmedim. Sadık Efendi; “Gel bakayım buraya diyerek beni yanına çekti. “Bak bakayım şuraya” dedi. Bir baktım, bir de ne göreyim? Arı uğultusu gibi tekbirlerle bembeyaz elbiselerle melekler içeriye giriyor. Hepsi bir boyda, nurani melekler. Tabi onları bir Sadık Hoca bir de ben gördüm.

Muhterem Hocam bir de çeşitli vesilelerle dinlediğimiz Hac anınınız var. Onu da dinleyebilir miyiz?

Sene 1978’de emekli paramızla evvela bir daire aldık kendimize. Elli lira da hacca gitmek için ayırdık.  Müracaatımızı yaptık, muamelelerimizi yaptırdık, acenteye hac paramızı ödedik. Birkaç gün sonra acenteye tekrar gittiğimde “Hocam devalüasyon oldu, paranın değeri düştü. Biletler pahalandı” dedi. Bizim de başka paramız yoktu. Eve gittim hanıma durumu anlattım. “Ben hacca gittim, bu sefer bir kadın kafilesiyle seni göndereyim” dedim. “Olmaz, ben yalnız gidemem, sen git” dedi.

Neyse uzatmayalım Hacca ben gittim. Haccımı yaptım, ertesi gün veda tavafımı yapı dönecektim. O gece ben Mescid-i Haram’dan hiç çıkmadım. Akşam namazını kıldım, yatsıyı kıldım, herkes dağıldı, ben de sabaha kadar uyumadan zikir yapacağım diyerek bir yere oturdum. Biliyorsunuz orada sabah ezanı iki kere okunuyor. Birinci ezan okunana kadar oturdum. Ezan okununca kalktım bir abdest tazeleyeyim dedim. Abdestimi aldım geldim, iki rekât namaz kıldım. “Esselamu aleykumve rahmetullah” deyip selam verince baktım ki beyaz başörtüsü başında, bizim hatun iki metre yanımda.

Namazı bitirdim. “İnanamıyorum, hayal mi görüyorum, bana bir şey mi oluyor” diyerek başım böyle kaldı. Ben döndüm tam karşısına gittim kayboldu. Eve dönünce; “O gece sen neredeydin, ne yapıyordun” dedim. “İşte burada salonda doksan sekiz rekât namaz kıldım, yüze tamamlamadan bana bir uyku geldi. Uyuklar gibi oldum. Kalktım namazı yüze tamamlıyayım diye. İki tane kanatlı melek beni alıp Mekke’ye götürdüler. İki rekâtı da orada kıldım“ diyerek olan biteni anlattı. “Peki, beni gördün de niye konuşmadın benimle” dedim. “Sen de benimle konuşmadın” dedi. O vakit meleklerin tekrar tutup götürdüklerini anlattı.

Muhterem Hocam ramazanda Rabbimizin size bir lütf-u ihsanı olmuş. Bunu bize da anlatır mısınız?

Ben bekârken Ramazanlarda yemek pişirmezdim. Ramazandan ramazana kudretten yemek gelirdi. 1936’da Yahya Efendi Camii’nde imamlığa başladım, bir senelik imamdım. Caminin yanında benim odam vardı, orada kalıyordum. İftara hazırlık için Beşiktaş’a ineyim de öteberi alayım dedim. Bekâr adam ne alır? Zeytin, peynir, makarna, yumurta aldım. Yahya Efendi Cami’nin imamı Yakup Hoca vardı, camiyi bana bırakırken bir tencere ve kaşık bırakmıştı, bekârsın sen lazım olur diyerekten. O zamanlar pompalı gaz ocakları vardı. Tencereye suyu koydum, iftara tarhana çorbası hazırlıyayım diye. Şöyle bir dışarı çıkayım bakayım dedim. Orada sağlı sollu mermer sütunlar var. Sütunların birinin üzerinde baktım ki bir tepsi var. Tepsinin içinde iki tane hurma, dört tane zeytin, bir kâsenin içinde çorba, bir de esmer ekmek var… Birisi bu iftarlığı getirmiş, herhalde utanıp buraya bırakmış diye düşündüm. Fakat ne kapı açıldı, ne se duyuldu. Bırakmışlar oraya gitmişler.

İftar olunca onunla orucumu açtım. Boşalan tepsiyi de götürdüm aldığım yere koydum. Akşam tencereyi ocaktan indirmemiştim. Sahurda kalkıp tekrar altını açtım. Dışarı çıktım baktım ki tepsi yine gelmiş. Ben de jeton düşmüyor hala… Biri getiriyor, utanıyor, söyleyemiyor, diye düşünüyorum. Kuskus pilavı, bir şimşir kaşık bir de toprak kâse içinde bal şerbeti var. Baktım ertesi gün yine aynısı oluyor. Caminin kapılarını iyice kilitleyim bakalım, içeri tepsi yine gelecek mi diye baktım. Tepsi yine gelmeye devam etti.

Sonra camiyi bana teslim eden Yakup Efendi’nin “Sen burada yatan Yahya Efendi’nin hizmetini yaparsan sana birçok şey gösterecek” dediğini hatırladım. Böyle içinde basit yemekler oluyordu, et yemekleri hiç olmuyordu. Zeytin, hurma, çorba, pilav ve ekmek… Fakat sahurda ekmek olmuyordu.  Bir gün getireni göreyim diye o saatte mermer sütunlardan birinin arkasına saklandım. İçerden bir ses geldi: “Ne bekliyorsun gelsene” diyerek. İçeriye döndüm baktım ki içeride kimse yok. Dönüp bahçeye baktığımda tepsi yine gelmişti.

Ne zamana kadar bu böyle sürdü biliyor musun? 60 ihtilaline kadar. 60 ihtilalinde evlendim. O güne kadar bütün ramazanlarda iftarda ve sahurda benim evimde hiçbir yemek pişmedi. Hep bu şekilde geldi. “Ben kimim ki Allah’ım bana bunları gönderiyorsun” diye hep düşünürdüm, fakat bu        Allah’tan gelen bir şeydi. Allah her şeye kadirdir.

    Hocam bir de internette “örtünmeyi hafife alan kadın” diye bir videonuz var. Oradaki olayı da anlatır mısınız?

Bir gün öğlen namazını kıldıktan sonra camiye kravatlı bir adam geldi; ‘Kadın cenazemiz var, buradan kaldıracağız, ikindi vakti bir sala verir misiniz?’ dedi. ‘Tabi’ dedim. İkindi vakti oldu, cenazeyi getirdiler. O zamanlar böyle cenaze arabaları yoktu. Ortaköy mezarlığına omuzlarımızda götürdük.

Cenazeyi gömdük, herkes taziyede bulundu, gitti. Bir ben, bir o kravatlı adam, iki de mezar işçisi orada kaldık. Euzü besmele çektim, dua okuyacaktım, yer bir sallandı böyle!.. Ben gencecik imamdım, ayakta duramayıp düşecektim neredeyse… Sonra kabrin içinden acı bir ses çıktı. Sanki etlerini koparıyorlar, öyle bir acı sesti. Cenaze sahibi adam dedi ki; ‘Bu sallantı zelzele olabilir, peki bu ses ne oluyor?’ Sonra da; ‘Biz bunu morgdan aldık, acaba bayıldı da öldü diye getirdik mi?’ dedi.

İşçilere mezarı açmalarını söyledi. ‘Açamayız’ dediler. ‘Ancak savcılıktan izin kâğıdı olursa açabiliriz’ dediler. Adam ‘Evladım ben hakimim, bütün sorumluluğu üstüme alıyorum, aç bakalım’ dedi. Mezarı açtılar. Baş tarafını açtık, bir de ne görelim, yüzü simsiyah kömür gibi olmuş. Saç filan kalmamış, kömür kesmiş. Adam hayretler içinde benim yüzüme baktı. Ben de ‘Bu kadın ne günah işlemiş? Bu herkese olmaz, kesin çok büyük bir şirk var bu işin içinde’ dedim. Adam bana dedi ki: ‘Bizim hanım ben hâkim olduğum için saçını kapamazdı, açık gezerdi. Ben emekli olunca ona başını kapa demiştim. O da bana: ‘Müslümanlık baş kapamayla oluyorsa böyle Müslümanlık olmaz olsun’ demişti.’ Bu olaydan sonra Süleymaniye’ye İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin yanına gidip ona bu olayı anlattım. Bana ‘molla’ derdi o da… ‘Molla, Ramazan’da kızlarımıza anlat bu olayı, ibret alsınlar’ dedi. Ben de bunu her yerde anlatıyorum.

Tabi ben kimsenin örtüsüne karışamam. Ben de o salahiyet yok. Ben sadece başımdan geçen bu hadiseyi anlatıyorum. İsteyen ibret alsın, isteyen almasın. Ama kimsenin bunda kuşkusu olmasın, bunu aynen böylece yaşadım… Ben o vaziyeti gördüm, bir de şimdiki sokaklardaki hali görüyorum, ‘Ne olacak bu milletin hali diye’ üzülüyorum

Son olarak bize tanışıp görüştüğünüz bazı zatlardan bahseder misiniz?

Bediüzzaman’ı çok gördüm. Sakalsızdı, kalın giyinirdi. Sene 1950’ye kadar İskenderpaşa’ya geldirdi. İskenderpaşa’da Erbakan Hoca’yı da çokça görürdük. Gureba Hastanesi’nin başhekimi Mazhar Bey vardı, o da gelirdi.

Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri de çok gelirdi. Bediüzzaman meşhurdu. Hem alim olarak hem de askeri dehasıyla tanınıyordu. Celalli bir adamdı, hiç gözünü budaktan esirgemezdi. Güler yüzlü değildi ama asık suratlı da değildi. Ciddi bir adamdı.

İskenderpaşa’da bir seferinde anlatıyordu. Atatürk’ün kendisinin hem medrese hem de silah arkadaşı olduğunu anlattı. Şimdikiler “hayır değildi” diyorlar. Ben kendi ağzından işittim, siz kitaplardan okuyorsunuz, ben mi yanlışım siz mi? Ben kendim gördüm, kendi ağzından işittim. Ayağa kalkmış kürsünün yanında anlatıyordu. Atatürk’ün kendisini Ankara’ya çağırttığını anlattı. Orada Atatürk’e; “Ezan okundu, namazımızı kılalım” demiş. O da “Şimdi namazın sırası değil, milletin istikbali ile uğraşıyorum” demiş. Böyle deyince sanki başımdan kaynar sular döküldü diyerekten orayı terk ettiğini anlattı.

Mehmet Zahit Kotku, gelen misafirlere çok söz hakkı verirdi. “Bir şeyler anlatın” derdi. Erbakan Hoca’yı da bazen böyle konuştururdu. Erbakan Hoca’yla da birçok kere görüştük. Erbakan Hoca çok bonkör bir adamdı, iyilik yapmayı çok severdi. Mesele bir adama derdi ki; “Al şu parayı zekâtını ver, borçlu gitme.” İşte böyle bir adamdı.

Not: Bu röportaj Burhan Dergisi’nin Ocak 2014 sayısında yaınlanmışmıştır.

Aydın Başar/ DinKulturuAtolyesi.com

Ali Yıldırım hocanın bir videosunu izlemek için buyurunuz.

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Bahattin Karakoç/ Sebebi Sensin

Dilime sen verdin gül ezgisini, Bir gönül üzdümse sebebi sensin! Seninle aşmışım dur çizgisini, Töreyi …

Bir yorum

  1. Allah rahmet eylesin. Sefaatine nail eylesin. Göz yaşlarıyla okuduk.
    Sizlerden de Allah razı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir