Ay Parçası

“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
  Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”
                    Necip Fazıl Kısakürek

Bu bir dertli bakıştı. Bir gayeye, bir davaya baş koymanın resmiydi. Bağrı yanıklığın, adanmışlığın simgesiydi. Işık gibi parlayan yüzüyle, birçok kez öpmekle şerefyap olduğum nurlu elleriyle tam bir ay parçasıydı. Şimdi yaşasaydı da o elleri öpsem, bir daha öpsem, sonra bir daha öpseydim.

Bayrak astığımız gecelerin tadı bir başka olurdu. Hele ki ertesi gün evliyalar şehri Sivas’ımıza Ay Parçası Erbakan Hocamız teşrif buyuracaksa… Miting hazırlıkları, konvoyları, bayrakları, sakallı dedeleri, örtülü bacıları ve kabına sığmayan coşkusuyla bu mitingler tam bir şölene dönüşürdü.

“Ay parçamız, güneşimiz, sultanımız geri geliyor” ezgisi eşliğinde miting alanına öyle bir girişi vardı ki dillere destandı. “Es Selamu aleyküm çok aziz ve muhterem kardeşlerim” diye söze başladığında, sanki gökten melekler alana inerdi.

O konuşurken hangi vakit olursa olsun ikindi vaktinin sakinliğini yaşardık. Hani yağmurdan sonra toprak kokar da o koku insana huzur verir ya! İşte öyle bir koku alırdık onu gördüğümüzde. Sözünü bitirdiğinde ise ondan ayrılacağımız için büyük bir burukluk yaşardık.

Aşkla ve heyecanla davasını anlattığı konuşmalarında çoğu zaman sakin ve ikna edici bir üslup kullanırdı. İnançlı insanlara yapılan zulüm ve haksızlıklardan bahsederken ise adeta bir aslan kesilirdi.

Siyaset gereği zaman zaman sert ifadeleri de olurdu fakat ona olan sevgimden midir bilmem, o sözleri bana, yağı bala katıyormuş gibi tatlı ve yumuşak gelirdi. Doktorun acı ilacı vermesi gibi, onun da o sözleri şefkatle söylediğine inanırdım.

Bir çağ yangının tam ortasına düşüyordu sözleri. İnançlı insanların kendi vatanlarında bir misafir gibi davranmaya zorlandığı, zulüm gördüğü, horlandığı, fişlendiği, okullarından uzaklaştırıldığı, başörtülerine karışıldığı dönemlerde ismiyle müsemma bir yıldız gibi parlamıştı. Bunu söyleyen ben değildim. Onun Müslümanları uyandırarak dini parlatan bir necm olduğunu dönemin birçok maneviyat önderi söylüyordu.

Özellikle tasavvuf büyüklerinin onunla ilgili müspet şahadetlerini saymakla bitiremezdik. Oflu Mahmut Efendi, Bayburtlu Hacı Şaban Efendi, Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, Zaralı Abdulmuttalib Gökçe Efendi gibi gönül sultanları bunlardan yalnızca birkaçıydı. Zaten kendisini de yetiştiren büyük Allah dostu Mehmed Zahid Kotku Efendi’ydi. Onu siyasete ve devlet adamı olmaya yönlendiren o olmuştu.

Kar gibi beyazerbakan hoca-zahid kotku

Annem, merhum Erbakan Hoca’yı ilk defa benim doğumuma yakın bir dönemde tanımış ve fikirlerini benimsemeye başlamıştı. Babam ise tam karşı kutuptaydı. Babam uzun yıllar sonra sigara ile birlikte eski partisini de bırakıp Refah Partisi’ne geçecekti. Her ne kadar sigaraya tekrar başlasa da eski partisine bir daha dönüp bakmayacaktı.

Sivas’taki dedem de Erbakan Hoca’nın sıkı bir bağlısıydı. Dayılarım ise onun büyük bir deha olduğunu fark edenlerdendi. Osman dayım bir aile sohbetinde onun için; “Karda leke olsa Erbakan’da olmaz” demişti.

Çocukluk dönemini geçip yavaş yavaş neyin ne olduğunu anlamaya başladığım yıllarda Erbakan Hoca’nın dünyada İslam’ı ayağa kaldırmak için mücadele ettiğini anlayınca ben de ona gönülden bağlandım. Lise yıllarında onun kurduğu Milli Gençlik Vakfı’na müntesip oldum.

O yıllarda gençliğin tesiriyle anneme, babama, arkadaşlarıma itiraz ettiğim, hocalarımı beğenmediğim, birçoklarını tenkit ettiğim çok olmuştu. Ancak Erbakan Hoca’nın sözlerinde itiraz edecek bir şey bulamıyordum. Ne söylerse tasdik ediyordum.

Davamı gözüm gibi önemsiyordum. Dinsizlerin bile davası varken ve üstelik onlar kendi davaları için çalışıyorlarken benim bir davam olmasın mıydı? O yıllardaki ve hala sürdürdüğüm düşüncem böyleydi. Hamdolsun filme, artiste, topçuya, şarkıcıya değil de bu davaya gönlümü kaptırmıştım. Odama da onların değil Erbakan Hoca’mın ve diğer maneviyat önderlerinin fotoğraflarını asmıştım.

Erbakan Hoca’mızın işaret ettiği idealleri hayatımın ulvi idealleri olarak belirlemiştim. Adil bir dünyayı kurma fikri bize onun aşıladığı temel idealdi. Şuurlu olmadığımız takdirde farkında olmadan zalimlere ve dünya egemenlerine hizmet etmiş olacağımızı ondan öğrenmiştim.

Mehmet-KaraÜç kelime

Haftada en az bir sefer görüştüğüm dedemle olan sohbetimizin ortak konusu hep Erbakan Hoca olurdu. Dedem ısrarla bu milletin Erbakan Hoca’yı anlayamadığını söylerdi. Sivas’taki milli görüşçülerden benim Nurlu Mücahit dediğim Bayram Amca da aynı kanaatteydi. Onunla da haftada en az bir kere görüşüp davamız üzerine sohbet ederdik.

Sivas’ta ilahiyat fakültesinde okurken partinin de gençlik kollarında çalışıyordum. Ben de Bayram Amca gibi parti binasına salavat ve dualarla girip çıkıyordum. Bu dönemde parti teşkilatı ile birlikte birkaç kez Ankara Balgat’taki genel merkeze gitmiştik.

Sivas gençlik kolları olarak gittiğimiz bir ziyarette Erbakan Hocamızı evinin alt katındaki bir salonda ziyaret etmek nasip oldu. O gün bize gizli güçlerin ülkemiz üzerindeki oyunlarından bahsetmişti. Hasta bir arkadaşla özel olarak ilgilenmiş, onu doktora göndermişti. O gün Sivas milletvekili Temel Karamollaoğlu’nun bir derviş gibi boynunu eğerek Erbakan Hocamızı dinlemesinden çok etkilenmiştim. Bu ziyaretimiz 28 Şubat vakasından sonra olmuştu.erbakan-hoca

Bir başka sefer Ankara’da iki günlük bir kampa girmiştik. Hocamızın hasta olduğu bir dönemdi. Ramazan ayı olması münasebetiyle Hocamızı genel merkezin yanındaki camide teravihte görebileceğimizi söylemişlerdi. Namazdan sonra Hocamız bir sandalyenin üzerinde mütebessim çehresiyle ziyarete gelenlerle tokalaşıyordu. Yarım saat kadar süren bu fasıldan sonra Hocamızın yanı boşalınca ben de gidip elinden öptüm. O esnada “Allah razı olsun” diyerek mukabele etti. Hayatımda onunla olan tek konuşmam bu olmuştu. Hepi topu üç kelimeydi ama üç milyon kelimeye bedeldi.

Vefatından birkaç yıl önce Hocamızı bir de Milli Gazete binasındaki geniş bir odada dinlemek nasip oldu. İbrahim Tenekeci Ağabey’in yönettiği düşünce sayfasında yazılarım çıktığı için bu toplantıya çağrılmıştım. O gün Hocamızın İbrahim Ağabey’i adeta imtihan etmesi aklımda kalan en sevimli sahneydi. Ona kurtuluşun neden milli görüşte olduğunu sormuştu. O da önce heyecanını itiraf etmiş sonra cevap vermişti.

Berrak akıl

Hocamız aklı ve zekâsıyla bir dehaydı. O el değmemiş, kirlenmemiş, kaynağından çıkan su gibi saf ve berrak bir akla sahipti. Onun düşüncelerini ve sözlerini biz en sağlıklı matematik ve mantık ilmiyle açıklayabiliriz. Onun mantığına göre bir insan ya “dava adamı” olur dinine hizmet ederdi ya da “heva adamı” olur nefsine hizmet ederdi.

hoca-erbakanBeyaz ve siyahı birbirine karıştırarak her şeyi gri ve onun tonlarına çevirmeye çalışanlar merhum Erbakan Hocamızla hiçbir zeminde bir araya gelemiyordu. Çünkü o feraseti ile hak ve batılı seçip ayırmıştı.

Onun hayranlık uyandıran bir zekâsı vardı. İyi bir satranç ustası gibi bir hamlenin arkasından gelebilecek bütün ihtimalleri tek tek hesap ederdi. Düşünürken herkes on veriyi hesaba katıyorsa o yüz veriyi hesaba katardı. Son derece stratejik düşünürdü.

Siyasi olarak yapılan hataların nelere mal olacağı konusunda en iyi yorumu o yapardı. Bu nedenle sağcısı solcusu onun sözlerini ilgiyle takip ederdi. Birçok konuda herkesin yeni yeni fark ettiği gerçekleri Erbakan Hoca otuz yıl önceden söylerdi. Bunu da “Erbakan Hoca haklıymış” diyen birçok kimsenin itiraflarından anlıyoruz.

Sabır ve teslimiyet

Ben de birçok insan gibi yıllar geçtikçe Erbakan’ın sözlerinde ne kadar da haklı olduğunu daha iyi anladım. Hele ki birçok insanın “komplo teorisi” diyerek küçümsediği sözlerindeki haklılığını… Erbakan Hoca’mızın başbakan olduğu elli dördüncü hükümetin ne şekilde yıkıldığı malumdur.

O kısa dönemde anneannemin ve dedemin Bağkur’dan aldıkları emekli maaşları üç katına çıkmıştı. İşçiler, memurlar büyük oranlarda zam almış, çiftçilere istediklerinden daha fazla ödeme yapılmıştı. O vakte kadar dış borçla ayakta duran hükümet, Erbakan Hoca ile birlikte tek kuruş borç almamıştı. Bütün bunları iman gücüyle yaptığını düşünüyordum. Zira o bize imanın tekeden süt çıkartacağını öğretmişti.

Onun en önemli icraatı ise sekiz İslam ülkesini bir araya getirerek İslam birliğinin çekirdeği olan D-8 isimli organizasyonu kurmasıydı. Fakat bu adımı atması bu hayırlı hükümetin sonunu hazırladı. Bir taraftan tava tencere eylemlerini körükleyen sivil toplum örgütleri, diğer taraftan da onlara alkış tutan medya sürekli irtica yaygarası yaparak 28 Şubat 1997’de gerçekleşen postmodern darbenin alt yapısını oluşturdu.

Refah Partisi kapatılıp Erbakan Hoca’ya siyaset yasağı getirildiğinde bu onun için bir ilk olmamıştı. Daha önce de siyasi engellemeler, darbeler, yasaklar, hapisler görmüştü. Bu çalkantılı ve zor dönemde teslimiyeti ve sabrı elden bırakmamış, bu ikisine adeta bir silah gibi sarılmıştı. Bütün bu olanları kadere teslimiyet içerisinde; “Kahvemizi içer sinemayı seyrederiz” diyerek karşılamıştı.

recai-kutanBundan birkaç yıl sonra muhterem Recai Kutan’ın yönetimindeki Fazilet Partisi kapatılınca milli görüş camiası büyük bir kopma yaşadı. Sonra Erbakan Hoca’nın vefatına yakın bir dönemde bir kopma daha yaşandı.

Bu bölünmeler Hoca’yı en az siyasi yasaklar kadar yıprattı. Yaşının da verdiği yorgunlukla adeta bedenen çöktü. O dev gibi yiğit artık iki kişinin yardımı olmadan ayakta duramıyordu. Bu haliyle bile siyasi çalışmalarına ara vermedi. Çünkü o bir “inat” ve “sebat” adamıydı.

Hak davada inat etmeyi ve asla yılmamayı birçok insana öğreten kimseydi. Ömrü boyunca büyük bir mücadeleyi sırtında taşıdığı halde bir kere bile “yoruldum” dememişti. Kendisi ve dava arkadaşları yasaklanırken kurduğu partiler kapatılırken o her seferinde; “Nerede kalmıştık” diyerek yoluna devam ediyordu. O son nefese kadar mücadele etmek gerektiğine inanıyordu.

Erbakan Hoca bütün bu çalışmalarını cihat düşüncesi ile yapıyordu.   Elinden izzet ve itibarı çekip alınan inançlı insanlara yeniden izzet ve itibar kazandırmak için çalışıyordu. Yıllardır bir köşeye atılan, kıymet verilmeyen, değersiz görülen kitlelere şu ayeti hatırlatıyordu: “Gevşemeyin üzülmeyin inanıyorsanız üstünsünüz.” (Ali İmran, 139)

Hastalık dönemiErbakan

Uzun süren siyasi yasakların ardından Hocamız 2010 yılında yapılan bir kongreyle seksen dört yaşında yeniden Saadet Partisi’nin genel başkanı oldu. Sadıklar, mücahitler ve eski dostlarla çok duygulu bir kongre yaşandı. Hocamız o gün bir delikanlı gibi heyecanlıydı. Mütebessim çehresinden her zamanki gibi nurlar dökülüyordu.

Kongreden sonra medyadaki yazarlar onun bu yaşta üstelik ayakta durma sıkıntısı varken, genel başkan olmasını yadırgadıklarını ifade eden yazılar kaleme aldılar. “Bu yaşta siyasetle ne işi var” gibi yorumlar yapıldı.

Yine her zamanki gibi insanların çoğu onu anlamamıştı. Allah şahit olsun ki onun genel başkan olmasını bu fakir vefatının yaklaşması olarak yorumlamıştı. Çünkü tanıdığım Erbakan Hoca siyasete başlarken desturunu bu ülkenin manevi sultanı Eyüp Sultan Hazretleri’nden almıştı.

Eyüp Sultan Hazretleri seksen küsur yaşlarında İstanbul’un fethi için sefere çıkmış, surların dibinde şehit olmuştu. Erbakan Hoca da onun gibi cihat ederken ruhunu teslim etmek istiyordu. Zaferden değil, seferden sorumlu olduğunun bilinciyle…

Hocamız bu yorumumu doğrularcasına 26 Kasım 2010 Cuma günü Eyüp Sultan’da genel başkan sıfatı ile bir miting yaptı. Ay Parçası’nı dünya güzüyle son görüşüm bu mitingde oldu.

Kasım soğuğu ve rüzgâr Hocamızı etkilemiş miydi bilmiyorum ama beni fazlasıyla etkilemişti. Eve döndüğümde parmağımı bile oynatmaya dermanım olmaksızın iki gün yatakta kaldım. Hayatımın en ıstıraplı hastalık günlerini yaşadım. Ama bütün bunlar Hocamızı görmeme değmişti.

aFatih Camii’nde

29 Ekim 1926 tarihinde Sinop’ta doğan Erbakan Hocamız 2011 yılı Şubat ayında hastaneye kaldırıldı. Hastalığına ve yılların verdiği yorgunluğa aldırmadan hastanede siyasi toplantılarına devam etti. Son olarak Avrupa mili görüş teşkilatından gelen ziyaretçilerle onarlı guruplar halinde görüştü. Onlara hayatın iman ve cihattan ibaret olduğunu hatırlattı.

Son ziyaretçi grubunun ardından geçirdiği kalp krizinden bir gün sonra 27 Şubat 2011 tarihinde saat 11.40’ta Ankara Güven Hastanesi’nde bu fani âleme veda ederek Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Cenazesi 1 Mart Salı günü öğle namazına müteakip İstanbul Fatih Camii’nden kaldırıldı ve Merkez Efendi Kabristanı’na defnedildi. İstanbul o güne kadar böyle kalabalık bir cenaze merasimi görmemişti. Fatih’in ana caddesi ile birlikte bütün yan yolları ağzına kadar insan seliyle dolmuştu.

O gün öyle coşkulu bir kalabalıkla uğurlandı ki görenler onun gibi dava adamı olarak ölmeye heveslendiler. Cenazeye katılan milyonlar içinde Mahmut Efendi gibi birçok maneviyat büyüğünün yanı sıra cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar ve çok sayıda siyaset ve devlet adamı vardı.

Dünyevi makam sahipleri o gün kalabalığın arasında kaybolmuş, adeta o tabutun yanında küçüldükçe küçülmüşlerdi. Cenazeye katılanlar o gün en büyük sultanlığın kulluk olduğunu bir kez daha idrak ettiler.

Hayatıyla milyonlara istikamet veren Erbakan Hocamız vefatıyla da istikamet vermeye devam ediyordu. Nasıl son nefese kadar cihat yapılır, nasıl eğilip bükülmeden dosdoğru kalınır, nasıl bir ömür Hakkın hâkimiyeti için çalışılır, nasıl davadan dönülmez; bunları öğretiyordu.

Erbakan Hocamız bu güzel şehirde böyle güzel uğurlanırken onunla aynı istikamette mücadele veren ve Mısır’da bir gece yarısı vurularak şehit edilen “Nil’in Umudu”nun cenazesine ise dördü kadın beş kişi katılmıştı.

Aydın Başar/DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Ömer Faruk Akkaya Hoca’dan itidal çağrısı

Ülke olarak çok yönlü operasyonlara maruz kaldığımız bir gerçek. Bu operasyonlarla hedefin; haksızlığa karşı tepki …

2 Yorumlar

  1. Rabbim rahmet eylesin.. hazırlayanlardan ALLAH razı olsun

  2. Gülsüm Tuba Turgut Ünsal

    Hocamızı cok guzel anlatmıssınız vefatından sonra anlaşıldı kıymeti. Sıvas ilahıyatta mgv de kalmadan rahmetli babamdan tanıdım erbakan hocamı. Bizim de evimizin her köşesinde hocamızın bir eseri vardır. Rabbım cennetınde babamla beraber kılsın ikisini

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir