Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / Din Kültürü Müfredatında “Mezhepler Üstü” Tehlikesi

Din Kültürü Müfredatında “Mezhepler Üstü” Tehlikesi

Din Kültürü Müfredatına “cihad” konusunun eklenmesi ve bir kısım İnkılap tarihi konularının çıkartılması son derece isabetli olmuştur ve yüksek seviyede takdire şayan bir durumdur. Bu konuda emeği geçenlere teşekkür ediyoruz.

Ancak bunun dışında müfredatta çok ciddi bir anlayış değişikliği olduğunu söyleyemiyoruz. Anlayış bakımından neredeyse bir öncekinin aynısı olduğunu söyleyebiliriz.

Malumdur ki eskiden müfredat işleri ya laikçi kesimin, ya fetöcülerin ya da Modernistlerin eleğinden geçerdi. Zaman zaman Din Kültürü müfredatı inkılap tarihi ve vatandaşlık dersine benzetilir, zaman zaman da hoşgörü ve diyalog esintileri ile süslenirdi. Ahkamı olmayan ılımlı bir din algısı oluşturmada bu kitaplar bir araç olarak kullanılırdı.

Ahkam yok

Yeni müfredata baktığımızda ise yine ahkamdan bahsedilmediğini görüyoruz. Maalesef İslam dini, Hristiyanlıkta olduğu gibi sadece ahlaki bir öğreti olarak ele alınmıştır. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretim Programının Genel Amaçları Madde 3 şöyle:  “İslam dininin iman, ibadet ve ahlak esaslarını tanımaları,” Görüldüğü gibi “ahkam” yok…  İslam’ı sadece ahlaktan ibaret olarak gören ılımlı İslam aldatmacasına kapılmamak için bu bölüme mutlaka “ahkam”ın da eklenmesi gerekir.

Bugün bu türlü ılımlı anlayışların yanı sıra “mealcilik ve Sünnet düşmanlığı” gibi bir takım sorunlu anlayışlar da hızla yayılmaktadır. İki meal okuyup sosyal medyada ahkam kesen tipler her geçen gün biraz daha artmaktadır. Yeni müfredatta bu tehlikenin öngörülmüş olduğunu ve bunun önüne geçmek için bazı tedbirler alındığını görmek isterdik ancak mevcut taslakta böyle bir anlayışa rastlamadık.

Bunun önüne geçebilmek için müfredatta “sünnet”in folklorik kültürel bir öge olmanın dışında bağlayıcılığının da vurgulanması gerekirdi. Eskiden beri “sünnet” kavramı hak ettiği şekilde bir türlü ders kitaplarında yer almamıştır. Tanımı yapılmıştır ancak “dindeki yeri” tam olarak ortaya konulamamıştır.

Geleneğe dönülmeliydi

Özetle ifade etmek gerekirse “mealden hüküm çıkartma, dini usulsüz yorumlama” gibi yaygın hastalıkların önüne geçebilmek için müfredatta geleneksel fıkıh ve fıkıh usulü çerçevesinde bir değişim olması gerekirdi. Çünkü alimin, müçtehidin söz sahibi olduğu geleneksel anlayışta herkesin kafasına göre dini yorumlamasına sıcak bakılmamakta ve bu yorumlar bir zenginlik olarak değerlendirilmemektedir.

Ne kadar “fıkıh ve fıkıh usulü” çerçevesinde insanlar birleşirse, bozulmuş fikirler de o kadar azalacaktır. Bunun için açık ve net olarak söylüyorum: Yeni nesil çocukları mealden önce ilmihalle haşir neşir olmalılar. Bu temel bir görüştür. Şu an itibariyle müfredatta böyle bir anlayışı göremiyoruz. Ama er ya da geç bu anlayışa dönüleceğini ümit ediyorum.

Nitekim din eğitiminde ecdadımızdan gördüğümüz uygulama, usül, metod budur. Doğru olan da inanın budur. Yoksa dini konulardaki kafa karışıklığının, herkesin ayrı telden çalmasının önüne geçemezsiniz. Mezhebi ve meşrebi genişliği teşvik ederek, sağlam bir itikadi çizgiye insanları ulaştıramazsınız.

Mealcilik tehlikesi

Din Kültürü müfredat taslağına baktığımızda kazanımlarda “Mealleri karşılaştırma, ayet ve hadislerden değerler çıkarabilme, ayetlere bütüncül bakabilme, yorumlayabilme” gibi ifadeler geçiyor. İlmihalden yararlanmanın ise özel olarak teşvik edildiğini söyleyemiyoruz.

Müfredatın ilgili bölümünü okuduğumuzda şu sonuca varıyoruz: “Alime, müçtehide, mezhep imamına gerek yok, ayet ve hadisleri kendisi yorumasın, kendisi karşılaştırsın, sonun da hükmünü de kendisi çıkartsın,” Bunun böyle olmadığını iddia edenler, “alim, mezhep, fıkıh, ilmihal ve müçtehid”in bu müfredatın neresinde olduğunu gösterebilmeleri gerekir.

Yeni müfredattaki ifadeye göre öğrenciden “ayetlerden ilke ve değer çıkarabilmesi” bekleniyor. Bu masum gibi görünen ifadenin arka planında gizli bir “mealcilik” düşüncesi olduğunu düşünüyoruz. Çünkü ayet ve hadislerden değer çıkarabilmek herkesin haddi ve hakkı değildir. Siz böyle bir kapıyı araladığınız zaman, usulsüz Kur’an yorumlarının da teşvikçisi olmuş olursunuz.

Mezhepler üstü mü?

Müfredatı baştan sona kadar dikkatlice okuduğumuzda işte bu yanlış anlayışın uzantıları ile hep karşılaşıyoruz. Müfredatın hiçbir yerinde bizi bir bütün olarak Kur’an’a, Sünnet’e, İcma ve Kıyasa götüren GELENEĞİN izini göremiyoruz. Bu nedenle müfredatın sil baştan yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Abarttığımı düşünenler, programın mezhebi ve meşrebi genişliği teşvik etmediğini iddia edenler, Programın Temel Yaklaşımı bölümündeki şu cümleyi dikkatlice okusunlar:

Diyor ki  4. sayfada:  “Kur’an ve sünnet merkezli, birleştirici, mezhepler üstü bir yaklaşım benimsenmiş ve İslam düşüncesinde ortaya çıkan farklı yorumlar da bu bağlamda ele alınmıştır.

Bu ifadeleri okuyunca gerçekten bir hayal kırıklığına kapılmamak mümkün değil. Bunu hazırlayanlar bizim kadar bunun yanlışlığının farkında değiller mi? Bu ifadenin yanlışlığını iki soru ile ortaya koymak istiyorum:

  1. Ne demek mezhepler üstü?
  2. Birleştirici derken neyi birleştiriyorsunuz?

Bizim itikadi duruşumuz açısından bu ifadenin bir felaket olduğunu ifade etmek isterim. Biz mezhep üstü değiliz, olamayız, olmamalıyız, olmayacağız da…  Biraz ağır kaçacak diye söylemek istemiyorum ama “mezhepler üstü” demek “mezhepsizlik” demektir ki o da bir çeşit gavurluktur. Bir insan mezhepler üstü olmayı savunuyorsa bu onun itikaden sapıtmış olduğunu gösterir. Hiçbir Müslüman mezhepler üstü olmayı kesinlikle kabul etmemelidir. Bu çok ciddi bir tehlikedir.

İşin ilginç tarafı “mezhepler üstü” anlayışla müfredatın hazırlandığı ifade edildiğine göre bu bütün müfredatın bu anlayışla yazıldığının itirafı olmuş oluyor.

Ayrıca burada mezhepler konusundan bahsedilirken “birleştirici” ifadesi kullanılıyor. Böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Mezheplerden bahsederken birleştiricilikten söz edilebilir mi? Mezheplere yaklaşım konusunda “birleştirici” anlayış asla tasvip edilemez.

Hangi mezhepleri birleştirmeyi düşünüyorlar bilmiyorum ama bir insan Şafi mezhebinden ise durduk yere Hanefi mezhebinin bir hükmünü taklit edemez. Ancak bir zaruret varsa bunu yapabilir. Bırakın ehl-i sünnet dışındaki mezhepleri, içindekilerin bile birleştirilmesi söz konusu olamaz. Bu yanlıştan da mutlaka dönülmelidir.

Farklı yorumlar zenginlik mi?

Programdaki meşrebi genişliğe başka bir örnek daha verecek olursak, sayfa 2’deki genel amaçlara baktığımızda şöyle bir madde görüyoruz: “Dinin farklı yorumlarının bir zenginlik olduğunu fark etmeleri,” (11. Madde)

Bu madde kesinlikle müfredattan kaldırılmalıdır. Zira dinin bütün farklı yorumları zenginlik değildir. Dinin bazı farklı yorumları zenginlik olmakla birlikte bazı farklı yorumları ise sapkınlıktır, dalalettir, hıyanettir. Dolayısıyla bütün farklı yorumlar zenginlikmiş gibi sunulmamalıdır.

Eğer bu şekilde sunulursa herkes kendi kafasına göre bir din anlayışı üretir ve itikatta bozulmalara sebebiyet verilir. Kafasına göre mealden hüküm çıkartan birisi ya da bir ayeti usulsüz bir şekilde yorumlayan birisi kendi yorumunun bir zenginlik olduğunu iddia edebilir.

Dinler açılımı tehlikesi

  1. Sayfadaki şu ifade de yine böyle bir genişliği görüyoruz: “Farklı dinler ise dinler açılımlı nesnel bir yaklaşımla öğretime konu edilmiştir.”

“Dinler açılımı” gibi itikaden tehlikeli kelimelerin bugün hala neden kullanıldığını anlamış değiliz. Yaşadığımız bunca badireden sonra bizim bu “dinler açılımı” işini terk etmiş olmamız gerekirdi. Dinler arası diyalogu çağrıştıran bu tür ifadelerden şiddetle kaçınılmalıdır.

Dinler açılımı, farklı yorumların zenginlik kabul edilmesi gibi şirin gözükeni ifadelerin “ılımlı islam” projesini çağrıştırdığını vurgulamakta yarar görüyoruz. Benzer bir durumu yeni müfredattaki şu iki madde de görebilirsiniz:

“Farklı dinî anlayış ve yorum biçimlerini birer zenginlik olarak görmeleri ve birlikte yaşama kültürü edinmeleri, Farklı din, inanç ve yorumları tanımaları ve bunlara saygı duymaları,” (Madde 16-17)

Maalesef bu ifadeler herkesin az ya da çok “hoşgörü ve diyalog” aldatmacasından etkilendiğini gösteriyor. Farklı yorumları zenginlik olarak görmek durumunda değiliz. Farklı din ve inanıştaki insanlarla aramızda elbette ki bir hukukumuz olacaktır. Onlara en ufak haksızlık yapmaya kimsenin hakkı yoktur ancak “İslam’da saygı” meselesi bu kadar basit değildir.

Bunu kısaca anlatmak için nasıl bir örnek verebilirim? Mesela putperestlerin putlarını kıran Hz İbrahim’in bu davranışını yukarıdaki maddeler çerçevesinde nasıl açıklayabilirsiniz? Ya da ne bileyim Enfal Suresi 39. Ayeti ne zamana kadar gizleyebilirsiniz?

Kısa bir değerlendirme yapmaya çalıştığımız için birçok konuyu da daha ele alamadık. Mesela müfredattaki milli bayram ve törenlere dini meşruiyet kazandıran ifadeler vardı ki onlara hiç giremedik.

Umarız ki bu müfredat yeni bir anlayışla sil baştan yeniden yazılIr.

Aydın Başar/ DinKulturuAtolyesi.com

 

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Hacıveyiszade bir çuval patlıcan almış…

Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi anlatıyor: “Bir gün amcam Hacıveyiszade ile yakındaki bir sebze pazarına gittik. …

7 Yorumlar

  1. Din Kültürü Öğretim programını buradan eleştiriyorsunuz, gelin siz yapın. Pazartesi sabah din Öğretimine bekleriz.

  2. Bu değerlendirmeyi yazan kişi ilahiyat okumuş biri mi acaba? İlahiyat okumuş ise büyük felaket. Böyle anlayışa sahip zümre ler ile ne kadar ileriye gidilebileceğini günümüz gençliğine bakınca anlıyoruz. Çıkarımlara bak Allah aşkına. Sanki vahyin muhatabı sadece mezhep imamları gibi ahkam kesmiş. Akıldan yoksun, ezberci, bilmem kim ne dediyse doğrudur zihniyeti ile mi ders anlatıyorsunuz öğrencilere? Vallahi Kuran’ı bilmesem bu tipler yüzünden deist falan olurdum herhalde. Nitekim günümüz gençliği, cübbelivari FETÖ benzerleri yüzünden hızla dinden uzaklaşıyor. Akıldan, mantıktan, bilimden, ahlaktan ve vicdandan yoksun din anlayışınız ve anlatımınız ancak üç beş sene daha saf insanları kandırabilecek. Sonra ne olacak? Sizin gibilerin saçma sapan şeyleri din diye anlattığınız gençler kaybolup gidecek. Evet yetersiz bu müfredat. Din tacirlerini daha iyi tanımlamalı ve uzak durulması gereken eblehler olarak üzerine basa basa anlamalıydı.

    • dinkulturuatolyesi

      Keşke hakaret ve suçlama yerine ilmi bir değerlendirme de siz yapsa idiniz. Aydın Başar

      • Yukarıdaki sözde analiz, ilmi bir değerlendirme ise ben o dili bilmiyorum malesef. “Mezhepsizlik bir nevi gavurluktur” ibaresi sonrası sağlıklı bir karşılık beklemek de ilginç bir tavır. Mezhebini din edinenlerden böyle bir ifade duymak aslında normal olsa gerek. Mezhep =Din mantığı ile devam edildiği müddetçe islam dünyası iflah olmaz. Baştan aşağı tevil olan mezhepleri, dinin asli unsuru, hatta ta kendisi görmek.. Yazık

        • Kıvanç Esendemir

          Mezhep = Din anlayışı değil bu, dini konularda ilmi ve fikhi meselelerde, hatta bu mezheplere yaklaşımımız olgusunda dahi bir yol bir yorum sahibi olmalıyız. O yol ve yorum da bizim mezhebimizdir demek. Diğer türlü herkesin kendine göre bir dini olur ki bu yüzden Osmanlı uygulamasında da gördüğümüz gibi bir mezhebin görüşü merkez alınmalıdır. Fıkhi olarak örneğin öğrencilere namaz kılmayı nasıl öğreteceğiz? Ötesi, itikadi olarak kaderiye mezhebine göre mi mesela kader meselesini öğreteceğiz veya öğrenciye siz kendiniz okuyun Kurandan aklınız hangisine yatıyorsa onu uygulayın mı diyeceğiz? Binlerce yıllık fikir çilesi ve ilim birikimi neticesi ümmetin kahir ekseriyetinin üzerinde icma ettiği konulardaki kazanimlari sil baştan yapmak değil mi mezhepsiz bir din anlayışı? Evet vahyin muhatabı hepimiziz ama daha gusül abdestini bilmeyen öğrenci hocam imam-ı azam burda gusül gerekir diyor ama ben vahiyden öyle anlamadım derse ne cevap vereceksiniz?

  3. Selamun aleykum
    Enam suresi 159.ayet , Meryem suresi 37. ayet ve Rum suresi 32. ayetde dinimizde mezhepçilik açık bir şekilde yasaklanmıştır. Dinimizde yalan söylemek hırsızlık yapmak zina yapmak kumar fal içki vb. mezhepçilik yasaklanmıştır arkadaşlar. Bunlar ayetler ile sabittir.
    Ayetlerin üstüne hadisi bile koyamayız ki ayetle uyuşmayan hiç bir şey doğru değildir arkadaşlar
    Ben ailemden Hanefi mezhebine göre terbiye aldım
    Ancak Hanefi mezhebinin imami olan Ebu Hanife eğer Cafer es Sadık(Şia nin en büyük kolu olan Caferilik imami) i tanımamış olsaydım ömrüm boşa geçmiş olurdu diyor. Yani bugün Sunniligin en büyük kolu olan hanefilik imami ile Şii liğin en büyük kolu olan Caferiliğin imami meğer ne kadar da yakınlarmiş değil mi o zamanlar ? islama nifak girmesin boşuna bölünmeyelim kardeşler. Bırakın mezhepçiliği herkes 4 halife sevgisinde ve ehli beyt yolunda buluşmalidir.
    Şiiler ilk dört halifeyi sevse Sunnier de Hz.Aliyi elestirmeyi ve Yezid gibi bir fasigi açık bir şekilde terketseler orta yolda buluşuruz. Hepimizin vicdanı var ve Allah kuldan uzak değil. Yeter ki biz imanimizin vicdanimizin aklımızın önüne bizden öncekilerin yaptıkları gibi süzgeçten geçmemiş ezberlerimizi aileden belletilen gelenekleri koymayalim. Kuran okuyalım namazını kilan zekatini veren insanlar ve diger yaradilmislara faydali olan kullardan olalım inşallah.
    Yoksa islam tevhiddir yani birliktir. Allah gönülleri bilendir. Yoksa Şafi şöyle dedi hanbeli böyle dedi hanefi böyle dedi değil. yoksa hiç fark olmaması gerekirdi. o dönem öyle gerektiği için öyle içtihad edilmiş demeyi bilmek gerek. Allah ipi birdir temiz kalple ona yönelen herkesi taşır. Bu devirde hala mezhepçilik yapmak isteyen varsa da otursun temiz kalple Allahtan niyaz eylesin Allah’ım hakikati göster diye. Bu işler sandığımız kadar detay değil. Kavanozu yalamaktan balı yiyemez olmayalım inşallah.
    Selam ve Dua ile

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir