Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / GÜL YÜZLÜ

GÜL YÜZLÜ

“Katremizden hisse al, bî-gâr-ı derya olmuşuz.
 Cümle halka bir bakışla, çeşm-i bînâ olmuşuz.”
                                      İhramcızade İsmail Hakkı

Zamana ve mekâna anlam kazandıran en önemli unsurlardan bir tanesi de o zaman ve mekânda yaşayan şahsiyetlerin kimler olduğudur. Nice şehirler, nice ilçeler, nice kasabalar, nice köyler vardır ki bir zaman diliminde yetiştirmiş oldukları büyük şahsiyetlerle birlikte anılırlar.

Mevlana ile özdeşleşen Konya, Hacı Bayram ile hatırlanan Ankara, Aziz Mahmut Hüdayi ile renklenen Üsküdar, Eşrefoğlu Rumi ile bütünleşen İznik, Emir Sultan’la güzelleşen Bursa aklıma ilk gelenler.

Bir şehre vardığınızda püfür püfür bir maneviyat rüzgârı burnunuza değiyorsa, bilin ki o şehirde bir Allah sevgilisinin izi vardır. Bu Allah sevgilisi, kimi yerde yaşayan bir evliya olabileceği gibi, kimi yerde de vefat etmiş bir zat-ı şerif olabilir. Kimi yerde insanların itibar ettiği tanınmış bir mürşid-i kâmil olabileceği gibi, kimi yerde de Allah’ın Hızır aleyhis selam’dan bile gizlediği garip bir kul olabilir.

Anadolu’nun birçok şehri gibi Sivas da bu güzel insanların varlıkları ile neşelenmiş şehirlerdendir. Abdulvahhab-i Gazi, Şemseddin-i Sivasî, Arap Şeyh ve İhramcızade İsmail Hakkı Toprak gibi birçok evliya Allah’ın bu güzel şehre birer hediyesidir.

Bu şehrin içinde öyle bir mekân vardır ki daha adımınızı atar atmaz velilerin kokusu adeta yüzlerinize çarpar. Burada farklı bir hava olduğunu hemen fark edersiniz. Asırlardır sükûnet ve huşu içerisinde ibadet edilen bu mübarek mekân Sivas Ulu Camii’dir.

Ulu CamiiSivas-ulu-cami

Soğuk Sivas hangi mevsimi yaşıyorsa yaşasın bu güzide mabette her zaman “ilahi aşk” ve “huzur” iklimi yaşanılır. Yüreklerimizi titreten bu yoğun sevgi titreşimlerinin membaı ise belki de bahçesindeki o üstü açık türbede yatan aziz zatın kutlu hatırasından fışkırmaktadır.

O tatlı havayı teneffüs eden ve oradaki dingin huzuru hissedenlerin çoğu, bu sübjektif tecrübeyi doğrular. Beyaz mermer bir mezarın üstünde yeşil boyalı demir bir iskeletten ibaret olan bu mütevazı türbe, İhramcızade Garibullah olarak da bilinen İsmail Hakkı Toprak Efendi’ye aittir. Yanındaki diğer mezarlar ise camiye emeği geçen diğer hocalara ve âlimlere…

Bilhassa Sivas halkı tarafından özlemle ve muhabbetle hatırlanan İhramcızade’nin türbesi vefatından bugüne hiç boş kalmamıştır. Fakat gelin görün ki birçok kıymetli şahsiyette olduğu gibi onun da kıymeti vefatından sonra anlaşılmıştır.

“Biz onun komşusuyduk ama ona bu kadar yakınken bile meğer ne kadar da uzakmışız” diyen Medine halamın bu sözleri bunun bir yansıması olsa gerektir.

Kapıdaki fotoğraf

Gül yüzlü İhramcızade’ye hayattayken yetişememiş birisi olarak onu hep iyi duygularla yâd ettim. Varlığından haberdar olduğum gençlik yıllarımda, en az haftada bir kere türbesini ziyaret etmeye gayret ettim. Çoğu zaman sıkıntılarla gittiğim türbesinden genellikle huzurla döndüm.

Onun fotoğrafını ilk gördüğümde, kulluktan başka hiçbir iddiası olmayan bir sima ile karşılaştığımı düşünerek bu güzel insana daha da bir kanım kaynadı.

Bakışlarından türlü mânâlar çıkarttığım bu masum simayı, o kadar sevmiştim ki ona daha sık bakabilmek için fotoğrafını büyülttürüp odamın kapısına astım.

Onun fotoğrafı diğerlerinden büyük olsa da kapının üzerindeki tek fotoğraf değildi. Bediüzzaman Said Nursi, Necmettin Erbakan, Esat Coşan, Zahit Kotku, Süleyman Hilmi Tunahan, Sami Ramazanoğlu ve Esad Erbili gibi birçok öncü şahsiyetin fotoğrafları kapımın üzerindeydi.

Kulluk davasında yorulduğumda ve ibadetler için kendime yetecek kadar motivasyon bulamadığımda, okuduğum kitapların ve dinlediğim vaaz kasetlerinin yanı sıra bu fotoğraflar da bana birer nasihatçi oluyordu.

Böyle zamanlarda gül yüzlü İhramcızade’nin fotoğrafı bana; “Kulluk davasında zorlanan yalnızca sen değilsin, biraz sabırlı ol” diyordu. Ben de teselli bulmanın verdiği rahatlıkla bir keresinde odamın duvarına şöyle bir not düşmüştüm: “Dünyanın sıkıntılarına katlanabilirim ama cehennemin acılarına dayanamam.”

Şefkat numunesi

Fotoğrafına her bakışımda, onunla tanışıklığımızı sanki biraz daha ilerletiyorduk. Onun kalbinin Allah sevgisiyle pamuk gibi yumuşak bir hale geldiğini, bu halin etkisiyle de bütün mahlûkata karşı şefkat dolu olduğunu, ilk olarak bu fotoğraftan sezinlemiştim. Daha sonraki yıllarda ona ait bir ses kaydını dinlediğimde de yine aynı duyguları hissettim.

Ondaki huzur halini anlatmaya gücüm yeter mi bilmiyorum ama onun bu hali ancak Allah’tan başka her şeyi unutmuş bir insanın hali olarak tasvir edilebilir. Üzerindeki naifliği ben başka türlü açıklayamıyorum.

Kalbinden kini, nefreti, kıskançlığı atmayan; gönlünden mal, mülk, makam, mevki ve şöhret gibi sevgileri çıkartmayan bir kimsenin bu kadar zarif olabileceğini düşünmüyorum.

Bana öyle geliyordu ki başta anneannem olmak üzere bu şehirde yumuşak huylu kim varsa bu hal ona gül yüzlü İhramcızade’den bulaşmış olmalıydı.

En kızgın halinde insafa gelenler, iyilik yapanlar, merhamet edenler sanki bu iyi duyguları hep ondan almışlardı.

aBereketli bir ömür

Sevgili okuyucu. Doğduğum ve büyüdüğüm Sivas’ta varlığını her daim hissettiğim bu güzel zata yetişemesem de onu yetişenlerden dinleme imkânı buldum. Bununla beraber onunla ilgili bilgilere, hakkında yazılmış az sayıdaki yazı ve kitaplardan ulaştım. Bu kaynaklardan derlediğim bilgileri özetlemeye çalışırsam, şunları nakletmek isterim.

1880 yılında Sivas’ta dünyaya gözlerini açan İhramcızade Zara’da sibyan mektebini okuduktan sonra bir müddet Sivas’ta Şifaiye medresesine devam eder. Sonrasında geçimini memuriyetle temin eder.

Manevi yolculuğunda ilk olarak Arap Şeyh’e müracaat ettiyse de onun; “Evladım nasibin bizde değil” demesi üzerine Tokatlı Mustafa Haki Efendi’ye intisap eder. Onun vefatı üzerine vazifeyi devralan Mustafa Taki Efendi’nin de vefatından sonra 1925 yılında irşad vazifesine başlar.

Bu tarihten 1969 yılında vefat edene kadar bir taraftan tasavvufi hizmetlerine devam ederken diğer taraftan da Sivas ve çevresinin her türlü sosyal, kültürel ve iktisadi meseleleriyle ilgilenir.

Cami, okul, köprü ve çeşme gibi birçok eserin yapım ve onarımına önderlik eder. Bazı vakıf ve dernek başkanlıklarında bulunmak suretiyle yaşadığı topluma maddi ve manevi hizmetlerde bulunur.

İhramcızade’nin yaptığı önemli hizmetlerinden bir tanesi de eğik minaresi ile dikkat çeken Ulu Camii’nin onarılması konusunda olmuştur. Sivaslı bir şairin: “Yetim gibi boynun bükmüş Sivas’ta/ Vatandaş yardım et Ulu Cami’ye/ Temsili kimsesiz bir mağdur hasta/ Vatandaş yardım et Ulu Cami’ye” diyerek anlattığı Ulu Cami 1954’e kadar bir harabe görünümünde iken bu tarihten itibaren İhramcızade’nin himmetleri ve hayırseverlerin de destekleriyle onarılıp yeniden ibadete açılır.

O yokluk ve sefalet döneminde bu hizmetin yapılması gerçekten de Allah’ın bir lütfu olarak tezahür etmiştir.

Temiz bir elbiseCnfdosvWAAAHWrt

Onun hayatı ve hizmetleri ile ilgili bu kısa bilgilerden sonra onun şahsiyeti ile ilgili olarak da şunları aktarabiliriz:

İhramcızade kılık kıyafetinin mutedil olması ve elbiselerinin ütülü olmasına çok önem verirmiş. Cemaat içinde dikkat çekmekten hoşlanmaz, ihvanına da sade giyinmelerini tavsiye edermiş.

Her hali ve hareketiyle samimiyetsiz tavırlara ve ham sofuluğa karşı olan İhramcızade, sohbetlerinde candan bir üslup kullanarak dinleyenlerin kalplerine tesir edermiş. Kısa ve öz konuşmaktan hoşlanır, “kardeşlerim” hitabı ile sohbete gelenlerin gönüllerini alırmış.

Sohbetlerinde bilhassa namaz konusuna ağırlık verir ve insanları ibadete teşvik edermiş. “Kardeşlerim ömrümüz memuriyetle geçti, çok şükür nafileleri bile hiçbir zaman terk etmedik” diyerek bu konuda mazeret olamayacağını ifade edermiş.

Yemek yerken yemeğini bir misafirle paylaşmaktan memnun olur, yalnız başına yemekten hiç hoşlanmazmış. Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri paylaşmayı çok sever, insanlara da daima bunu tavsiye edermiş.

Dışarıdan gelen misafirleriyle bizzat kendisi ilgilenmeye gayret sarf eder, onların barınma, yeme içme, banyo gibi ihtiyaçlarının üzerinde özenle dururmuş. Bilhassa misafirlerini hamama göndermek adetleriymiş.

Hanımına iyi davrananları takdir eder, bu hale “kılıbıklık” diyenlere ise çok kızarmış. Kendisi de Efendiler Efendisi’nin sünneti üzere ev işlerinde hanımına yardım eder ve ona her konuda destek olurmuş.

Sigara içilmesini, maddi manevi zararları ve israf olması dolayısıyla hoş görmez içenlere de “Ya bizi terk edersiniz ya da sigarayı terk edersiniz” dermiş.

din-kulturuBir sohbetinde; “Şeriatı olmayanın tarikatı olmaz, şeriatı gözetmek şarttır” ifadesini kullanan İhramcızade bu yolda yürüyenlere şeriatın özüne ulaşmaları tavsiyesinde bulunurmuş.

“Keramet, insanı yoldan geri koyar” diyerek kerameti önemsemez ve bu konuda şöyle söylermiş: “Şeriatta kıl kadar noksanı olanın havada uçtuğunu görseniz, vurup kanadını kırın. İstidraçtan başka bir şey değildir.”

Büyük bir tevazu ile “Kardeşlerim adam olamadık. Adam olmak ne zor işmiş meğer” diyerek adam gibi adam olmanın önemine vurgu yapar, “Herkes yanımıza nefsimizi yendik diye gelirler. Hele bir dokun bakalım, işin aslı nasıldır o zaman görürsün” buyurarak da ihvanını nefis terbiyesine yönlendirirmiş.

Kayısı kurusu

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112) ayetinin üzerinde çok duran İhramcızade, doğruluk konusunda çok titiz olduğu gibi kardeşlerinin de dosdoğru olmalarını istermiş. Bu konuda kılı kırk yaran İhramcızade’nin hassasiyetini şu anekdotta görmek mümkündür:

Bir keresinde bir ihvanı, kayısı ezmesi kavanozunu İhramcızade’ye ulaştırmak üzere emanet olarak alır ve kendi çantasına koyar. Çantasında aynı zamanda kendisine ait olan kuru kaysılar da bulunmaktadır. Bir adet kayısı kurusu kavanoza yapıştığı halde emanetçi adam farkında olmayarak bunu öylece İhramcızade’ye sunar.

İhramcızade gülümseyerek huzurda gayet edeple duran adamın avucunu açarak bu kayısıyı içine Din-kulturu-atolyesikoyduktan sonra avucunu tekrar kapatır. Huzurdayken avucunu açıp bakmaya çekinen adam oradan ayrılınca elinde bir kayısı kurusu olduğunu görür.

Hediyeyi kabul eden İhramcızade ona yapışıp gelen kayısı kurusunu almamış ve sahibine iade etmiştir. Bunu bir doğruluk ve dürüstlük dersi olarak kabul eden adam bir sonraki ziyaretinde İhramcızade’den şu sözleri işitecektir: “Biz bu konuda kılı kırk yararız. Bizden önceki büyüklerimizin de yaptığı gibi yapıyoruz.” (Alıcı, Lütfi, İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Efendi, Ankara, 2001)

Bir münacat

Okuduğum bir eserde, her haliyle bir dua halinde olan İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin güzel bir münacatıyla karşılaştım. Şöyle yakarıyordu Mevla’sına İhramcızade:

“Ey Halık-ı Kâinat! İlticagahım ancak sensin. Üzüntü ve sürur zamanında sana yalvarırım. Günahlarım büyüktür fakat senin affın ondan daha büyük değil midir?

Münacatımı işitiyorsun. Gönlümde muhabbetini eksik etme. Beni bin yıl ateşinde yaksan da yine senden ümidimi kesmem. Rehberim sen olursan, hiçbir vakitte gümrah olmam. Sen bana yol göstermezsen ilelebet dalaletten kurtulamam.

Ya İlahi! En büyük korkum, beni kapından tart edecek olursan ne yapacağım. Senin yükselttiğini kimse alçaltamaz. Senin alçalttığını kimse yükseltemez. Halık sensin, Hâkim ve Âlim sensin. İlmin her şeyi kaplamıştır. Rahmetin her şeye şamildir.

Felaketzedelere yardım eden musibetzedelerin imdadına yetişen, kalpleri kırılanlara teselli veren sensin. Bütün nimetleri bahşedensin. Fakirlerin dostu sensin. Sadıkların, tahirlerin yardımcısı sensin. Yardımını isteyenlerin hepsine yardım edersin.

Ya Rab! Biz aciz, fakir, nakıs, zayıf ve fani kullarınız. Ebedi ve ezeli olan, zengin ve kudretli olan, Rahim ve Âlim olan sensin. Senin marifet ve muhabbet nurunu arıyoruz. Muhabbet ve marifetini ihsan eyle. Günahımızı affeyle.” (Çokyaşar, Hamza, Tasavvufi Öğütler, İstanbul, 1985, s. 160, 161)

Vuslat vakti

Dualar, niyazlar, namazlar, oruçlar ve birçok ibadet, taat ve hizmet ile geçen uzun, hayırlı bir ömrün ardından vuslat vakti gelir ve gül yüzlü İhramcızade 02.08.1969 Cumartesi günü sabah saat dokuzda hiç kıymet vermediği bu fani dünyaya veda eder. Cenazesi maşeri bir cemaat ile Paşa Camii’nden uğurlanır.

Geride ahşap bir ev ve üzerinde çıkan kırk altı lira ile birlikte gözü yaşlı binlerce ihvan bırakır. Bu dervişlerin içerisinde öyle bir tanesi vardır ki güzeller güzeli mürşidinin tıpkı bir kopyasıdır. Bu zat, ömrünün sonlarına doğru tanışma şerefine eriştiğim; “Vefalı Derviş”tir.

Aydın Başar/ DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Hoca camide değil her yerde olmalı

Hani derler ya; “Bir hayatın içinde acılar, üzüntüler, hayal kırıklığı ve başarısızlık yoksa o hayattan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir