Ana Sayfa / Genel / Şeyh Müşerref’i tanımayan kalmasın!

Şeyh Müşerref’i tanımayan kalmasın!

1955 yılıydı… Pervari ilkokulunda öğrenciydim. Bir akşam üzeri, penceremizin önünde oturmuş yazı ödevimi yapıyordum. O zamanlar “güzel yazı” diye bir ders vardı; ve benim yazım da fena değildi… Rahmetli babam da işten yeni gelmişti. Ne yaptığımı sordu. Ben de güzel yazı yazmaya çalıştığımı, yazdığım yazıyı beğenip beğenmediğini sordum. Bana, “güzel oğlum, çok güzel!” dedikten sonra, cebinden bir kâğıt çıkarıp uzattı ve şöyle dedi:

– Senin yazın mı güzel, bu yazı mı? Ben kâğıdı elime alıp inceledikten sonra dedim ki:

– Baba bu Arapça bir yazı, hem de matbaa yazısı; ben matbaa gibi yazabilir miyim? Babam,

– Oğlum! Bu matbaa yazısı değil! Robar[1]’da talebe okutan bir arkadaşımın, yani Şeyh Müşerref’in bana gönderdiği bir mektuptur, dedi.

İşte onun adını ilk defa o şekilde duydum.

Şeyh Müşerref’in Rahmetli babası Şeyh Esat o zamanlar hayatta olduğundan, daha ziyade o konuşulurdu Pervari’de. Tevazusu, ilmi, takvası dilden dile anlatılıyordu Şeyh Esat’ın…

Okumak istiyordum

İlkokulu yeni bitirmiş, okumaya devam etmek istiyordum… Fakat bu istek ve arzum hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü Pervari’de mezun olduğum ilkokuldan başka okul yoktu. Daha fazla okumak için Siirt’e gitmem gerekiyordu. Oysaki şartlar hiç de elverişli değildi. Çünkü henüz çok küçüktüm ve o yaşta bir sene evimden ayrı olarak, hem de hiç tanımadığım, dilini bilmediğim bir şehirde nasıl okuyacaktım? Siirt’te herkes Arapça konuşuyor, ben de Arapça bilmiyordum…

Küçük olmamdan dolayı ailemin hiçbir ferdi benim Siirt’e gitmemi istemiyordu. Hele rahmetli babaannem, kıyametleri kopartıyordu gitmemem için… Danışılacak kimse de olmadığından, rahmetli babam beni alıp Hunük köyünde yaşayan bilge âlim, Şeyh Esat Efendi’ye, yani Şeyh Müşerref’in babası olan Şeyh’e götürdü.

Ne güzel bir insandı o?

Öptüğüm elini başımda gezdirip okşayınca dünyalar benim oluyordu.

Ve içimden; “Bu güzel insan, inşallah okumamı ister” diye dua ediyordum. Çünkü o ne derse babam onun dediğine göre hareket edecekti…

Nihâyet babam konuyu kendisine açarak, benim okumak için Siirt’e gitmek istediğimi, kendisinin bu konuda ne buyuracağını sordu. Şeyh Efendi’nin, uzun uzun düşündükten sonra şöyle dediğini çok iyi hatırlıyorum:

– Mekteplerde okuyanların çoğu din düşmanı oluyor; fakat sen bu çocuğu gönder okusun!

Öyle sevinmiştim ki, Şeyh Efendi’nin ellerine nasıl sarılıp öptüğümü bilemiyorum…

Allah ona rahmet eylesin. Okumamla ilgili sözlerini duyduktan sonra, “Allah onu, Cennetinin en güzel köşesiyle mükâfatlandırsın” diye dua ediyordum içinden…

O kadar sevinçliydim ki, o anlatılamayacak derecede dik olan Hunük-Pervari yokuşu bana, Pervari-Hunük inişi gibi geliyordu…

Sılay-ı rahim

Yıllar birbirini, mektepler birbirini takip etti… Ve ben Paris’te doktoramla meşgulken, Şeyh Esat vefat etti; Allah rahmet eylesin…

Yurda döndükten sonra, her sene “sılay-ı rahim” için Pervari’ye gidiyor, hem akrabalarımı hem de babasının vefatından sonra Robar köyünü bırakıp Hunük’e yerleşmiş olan Şeyh Müşerref‘i ziyaret ediyor, elini öpüyordum…

Tıpkı babası gibi, o da, Resûlullah sallellahü aleyhi ve sellem’in şu Hadis-i Şerifini ilke edinmişti yaşam tarzı için:

“Kim mütevazı olursa, Allah onu yüceltir; kim kibirli olursa, Allah onu alçaltır!”

Pervari yollarında

Erzurum’lu yıllarımdaydı… Bir grup arkadaşla Erzurum’dan Siirt’e, oradan da Pervari’ye gidiyorduk… Yol boyunca arkadaşlar bana;

– Sizin buralardaki hocalar pek konuşmazlarmış. Bizse, onlardan istifade etmek için gidiyoruz. Sen onlara soru sor, biz de istifade edelim, dediler. Ben de arkadaşlara;

– Ben soru sormam; ama sizin sorularınız olursa, kendilerine tercüme eder (2), onların dediklerini de size tercüme ederim, dedim.

Böylece Siirt’e varıp Mele Bedreddin‘in (3) elini öptükten sonra, Şeyh Müşerref‘i ziyaret etmek üzere Pervari’ye hareket ettik. Rahmetli Bahattin Sarıoğlu, Hafız Ağabey, Beşir, Özer, Botan Vadisi’nde yol alıyor, bir an önce Seyda’ya kavuşmanın heyecanını taşıyorduk…

Sılam‘a ulaşmıştık… Pervari’ye gitmeden, ana yoldan sapıp, köye yani Hünük‘e indik.

O da bizim elimizi öptü

Arabanın gidebileceği son noktaya vardığımızda, Üstadım Şeyh Müşerref Efendi de sanki bizleri karşılamaya çıkmış gibi, evin arkasına gelmişti.

Arkadaşlarımla birlikte sırayla onun elini öpüyor, o da bizim elimizi öpüyordu… Her nasılsa, öyle bir prensip edinmişti kendine. Elini öpenin elini öpüyordu o da… Sonra bana dönüp;

– Siz içeriye geçin. İkindi namazını kılıncaya kadar, ben de babamı ziyaret eder gelirim, dedi.

Her perşembe babasını ziyaret ederdi

O gün, tıpkı bu satırları yazdığımız bugün gibi, bir Perşembe günüydü ve her Perşembe ikindiden sonra Şeyh Müşerref, evine çok yakın olan kabristana gider, babasının ve bütün Müslümanların ruhuna bir Yâ Sîn okurdu…

Biz ikindi namazımızı kıldıktan hemen sonra o da geliverdi.

Dicle‘nin çocuklarından birisi olan Botan Çayı‘na bakan bir yamaçta kurulmuş olan Hünük köyünde, mütevazı evinin terasında oturuyoruz… Kimse konuşmuyor, Şeyh Efendi’nin konuşmasını bekliyorduk… Sonra birden bakışlarını Botan Çayı’nın karşı tarafındaki dağlara çevirdi.

Senelerce önce, o dağların ardındaki Nurs Köyünden bir yiğit Molla, okumak için Pervari’ye gelmiş; oradan Tillo’ya, Tillo’dan sonra da Osmanlı’nın Payitahtı olan İstanbul’a gidip meşhur Bediüzzaman Said-i Nursi olmuştu… Şeyh efendi onu mu düşünüyordu, bilmiyorum. Sonra bakışlarını dağlardan, arkadaşlarıma çevirip, konuşmaya başladı:

– İhsan Bey! Bir insan ne kadar az konuşursa kusurları o kadar az görünür. Benim kusurlarım da çok olduğundan, bu kusurlarım açığa çıkmasın diye az konuşmayı ilke edindim; fakat senin arkadaşların konuşmamı istiyorlar; şimdi ne yapalım?

Ben Hocamın söylediklerini arkadaşlarıma tercüme ettim ve sustum…

Bu İstanbul öyle bir şehir ki

Bir ara yüzünün bir tarafı, köyün soğuk havasından felç olmuş, tedavi için İstanbul’a gelmişti. Ziyaret edeni çok fazla olduğundan, çok az baş başa kalabiliyorduk. İşte böyle baş başa olduğumuz bir günde şöyle demişti bana:

– Bu İstanbul, Allah’ın Son Peygamberinin dilinde kendini bulmuş, mübarek bir şehirdir. Onun bağrında sahabiler yatar ve yıllarca Hilâfetin merkezi oldu. Allah onu kem gözlerden muhafaza etsin. Resûlullah sallellahü aleyhi ve sellem’in Sünneti’ne yaraşır bir mekân olmayı nasip etsin…

Tevazu insanı yüceltir

Son yıllarım Viyana‘da geçtiği için ancak yılda bir defa Pervari‘ye gidiyor, onu ziyaret edebiliyordum. Fakat geçtiğimiz Ramazan ayında, güzel bir tevafuk oldu. Seyda’m, Umre’ye gitmek için İstanbul’a gelmiş, ben de bir vesile ile iki günlüğüne İstanbul‘a gelmiştim.

Onun İstanbul’da olduğunu öğrenir öğrenmez, kaldığı eve gittim. Kaldığı evin salonu hıncahınç dolu bir vaziyetteydi. Her zamanki gibi beni çağırıp yanına oturttu. Kendisine ikrâm edilen çayı içtikten sonra bana öyle bir söz söyledi ki, hem benim için, hem de tasavvuf tarihi için bir devrim sayılırdı. Şöyle buyurmuştu Seyda:

– Oğlum bil ki, “Nübüvet” de, “Velâyet” de kesbî değil, vehbî’dir. Hiç kimse ortaya çıkıp; “Ben amelimle şu şu mertebeye geldim” demesin. Kul amel görevini yerine getirir; ama onun makamını ameli değil, Allah tayin eder!

Hocam Şeyh Müşerref Efendi hem Irak medreselerinde okumuş ve ders vermiş bir müderris, hem de bir Nakşibendî Şeyhi olması hasebiyle, söylediği bu sözler çok manidardı; ve sanki bir vasiyetti.

Acı haber

Dört gün önce, bir program vesilesiyle İstanbul’a geldim. Özlemini çektiğim akrabalar, arkadaşlar, tanıdıklarla birkaç gün dahi olsa görüşüyor, gürültülü Avrupa günlerini biraz olsun unutmak istiyor, hasret gideriyorum…

Ve Resûlullah sallellahü aleyhi ve sellem’in mübarek Mevlidini yaşadığımız bu gecede, kandil tebriklerine cevap verirken, Siirt’ten gelen telefonda beni acıya boğan bir haber:

– Hocan Şeyh Müşerref Dâr-i Bekâ’ya göçtü.

Donmuştum… İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un… diyebildim.

Artık Seyda’m, yani Hocam Rabbine kavuşmuştu.

Her fani gibi, o da vedâ etti dünyaya.

Makamı cennet olur inşaallah.

İbrahim Hakkı’nın; “Ne devlettir ki dildârım Sen oldun/ Enis u munis u yârim Sen oldun” beytini ne kadar da severdi Hocam…

O örneği Hocam, bu tarifi imkânsız tevazudan dolayı, bana hediye ettiği Divanını basmama müsaade etmedi.

O bir âlim, o bir fâzıl, o bir mürşitti âleme

Yüce Rabbim onu misâl eyleyesin bu âleme

Not: Bu yazı 26.03.2008 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’ndeki  “O hem Seyda hem Mürşid di aleme” başlıklı yazıdan iktibas edilmiştir.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma/ DinKulturuAtolyesi.com

[1] Daha sonraki yıllarda köylerin adları değiştirildiğinden, Robar’ın şimdiki adını bilmiyorum.

[2] Rahmetli Üstad Şeyh Müşerref Türkçe anlıyor, fakat hata yapmamak için Kürtçe konuşuyor, ben de tercüme ediyordum.

[3] Üstad Şeyh Müşerref’in hem medrese arkadaşı hem de bacanağı olan Mele Bedreddin, Siirt’in sayılı ülemasından, ve tefsir sahibi bir hocamızdır.

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Hoca camide değil her yerde olmalı

Hani derler ya; “Bir hayatın içinde acılar, üzüntüler, hayal kırıklığı ve başarısızlık yoksa o hayattan …

Bir yorum

  1. İ.Süreyya SIRMA hocamız Erzurum’dan İslam tarihi hocamızdı. Yazı vesilesi ile Şeyh Müşerref gibi güzel bir şahsiyeti de tanımış olduk. Rabbim rahmetiyle muamele eylesin .Bu vesile ile İ.Süreyya SIRMA hocamıza da hayırlı ömürler diliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir