Ana Sayfa / Seçkin İçerikler / İyi Röportajlar / Yazar Mehmet Nuri Yardım ile konuştuk

Yazar Mehmet Nuri Yardım ile konuştuk

Edebiyat dünyamızın önemli yazarlarından Mehmet Nuri Yardım ile basın yayın, sanat ve edebiyat üzerine konuştuk.

Basınımıza uzun yıllar emek vermiş bir yazar olarak “Babıali” denilince ilk olarak aklınıza neler geliyor.

Babıali yani basın, eski tabiriyle matbuat, toplumun bir aynasıdır. Buradan çok temiz nehirler de akıyor, kirli ırmaklar da. Burada yazılar yazılıyor, fikirler serdediliyor, düşünceler paylaşılıyor. Ben basınımızın geçmişten bu yana toplumumuzun kanaatlerini, insanımızın düşüncelerini aynen yansıttığı kanaatinde değilim. Genele baktığımızda toplumun değerleri ile çatışma halinde olduğunu görüyoruz. Bu garip bir tecellidir aslında.

Basının, gazetecilerin toplumla çatışan görüşleri, bir takım öngörüleri esasında toplumda tutmamıştır. Bu durum geçmişte daha da belirgindi. Ama son zamanlarda basında akl-ı selim sahibi insanların çoğalmasıyla biraz daha iyiye doğru gidilmiştir, biraz daha normale dönülmüştür.

Geçmişten bugüne baktığımızda basın özgürlüğü alanında ilerlediğimizi söyleyebilir miyiz?

Eskiye nazaran ciddi bir münakaşa zemini oluşmuştur, fikirler tartışılmaya açılmıştır. Ve eskinin diktacı, baskıcı görüşleri yerine daha hoşgörülü, daha özgür ve herkesin fikirlerini daha rahat bir şekilde paylaştığı bir ortama doğru gidilmeye başlamıştır diyebiliriz.

Babıali’deki dostluklar eskisi gibi devam ediyor mu? Yazarların kendi aralarındaki muhabbetleri nasıl? Münasebetler zayıfladı diyebilir miyiz?

Eskiden basın Cağaloğlu semtindeydi, bütün gazeteler buradaydı, bütün gazeteciler burada çalışırlardı. Ben de bir bölümüne yetiştim, burada bazı gazetelerde çalışmak nasip oldu. Daha sonra gazeteler peyderpey buradan ayrıldılar. İlk başta Tercüman ayrılmıştı, sonra diğerleri. Ayrıldıkları zaman da gidip bir yerde buluşmadılar. Kimi İkitelli’ye kimi Yeni Bosna’ya, kimi Güneşli’ye, kimi Cevizlibağ’a gitti. Levent’e gidenler oldu. Dolayısıyla Babıali dağıldı. İster istemez dostluklar eski sıcaklığını kaybetti.

Eskiden mesela farklı gazetelerde çalışan gazeteciler yazarlar, öğle aralarında bir araya gelir, çay simit yer içerler, muhabbet ederlerdi. Ama şimdi o zemin kalmadı. Maalesef metropol hayatı yani “büyük şehirleşme” ister istemez o yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir. Devasa büyük basın binalarında da çalıştım, orada eski Cağaloğlu’ndaki sıcaklık, samimiyet yok. Bırakın diğer gazetelere gidip gelmeyi aynı gazetelerde çalışan insanlar arasında bile diyalog zayıflığı var. Her yazar odasına çekiliyor, her muhabir köşesine, masasına çekiliyor, orada çalışmasını yapıyor. Artık gazeteciler arasında böyle bir fikir teatisi, böyle bir diyalog ve böyle bir meşveret zemini kalmamıştır.

Eskiye göre edebiyata ve sanata olan ilgi arttı mı?

Osmanlıyla kıyaslarsak arttı diyemeyiz. Ancak yirmi otuz sene öncesiyle kıyaslarsak ben arttığını düşünüyorum. Benim çocukluğumda çok az kitap neşredilirdi ama şimdi yüzlerce yayın evi var ve her yayın evi birçok kitap yayımlıyor. Üstelik baskı kalitesi olarak da muhteva olarak da iyi. Ümitsizliğe düşmeye gerek yok. Bence kültür hayatımızda, kitap dünyamızda çok olumlu gelişmeler var. Sadece kitap piyasası değil, birçok belediye, birçok sivil toplum kuruluşu toplantılar düzenliyor, faaliyetler yapıyor.

Bence yeni nesil daha çok tarihine, ecdadına, kültürüne sanatlarına sahip çıkıyor. Bakın daha düne kadar milli sanatlar pek ilgi görmüyordu. Yani bin dokuz yüz seksenlerde tezhibe, hat sanatına, ebruya, minyatüre ilgi çok çok azdı. O zaman Mustafa Düzgünman’ı ve Süheyl Ünver’i ziyaret etmiştim. Bunlar ebrunun büyük üstadları. Onlar da şikâyet ediyorlardı, toplumdaki ilginin azlığından.

Bugün o kadar çok atölye açılıyor ki tezhibi, ebruyu, minyatürü öğrenmek isteyen o kadar çok insan var ki şaşarsınız. Demek ki durum iyiye doğru gidiyor.

Birçok vakıf, dernek belediye, sürekli Osmanlıca kursları açıyor, el sanatları kursları açıyor. Bunlar son derece iyi gelişmeler. İnşallah bu güzel gelişmeler artarak devam edecektir.

İrfan dünyasından birçok isimle röportajlar yaptınız. Bu röportajlardan en fazla etkilendiğiniz hangisiydi?

Yirmi üç yıl gazetecilik yaptım. Saymadım ama bine yakın isimle röportajlar yaptım. Şairlerle, yazarlarla, sinemacılarla, tiyatrocularla, geleneksel el sanatlarımızı yaşatan üstatlarla mülakatlar yapmak nasip oldu. Biliyorsunuz ben bu röportajlarımı üç kitapta topladım: Romancılar Konuşuyor, Dersimiz Edebiyat ve Türk Şiirinden Portreler. Bunların dışında daha yayımlanmayı bekleyen röportajlar da var. Bence röportaj türü önemli bir türdür. Bir bakıma sanatçının içini açtığı, düşüncelerini paylaşarak içini döktüğü bir edebiyat türüdür.

Tabi her yazarın, her sanatkârın ayrı bir yönü vardır. Bu mülakatlarda öğrendiklerim beni beslemiştir, çok faydası olmuştur. Bunların içinde beni en çok etkileyeni Cavit Ersen’le yaptığım mülakattır. Çünkü kendisi huzur evinde idi. Kırka yakın eserin sahibi bir yazar olarak unutulmuştu, ihmal edilmişti. Onunla yaptığım o mülakat hakikaten beni etkiledi.

“Ben bu millete kendimi adadım, ama bugün unutuldum” gibi bir sitemi olmuştu. Ama Allah’a şükür onu unutmayıp gidip bir huzur evinde bulduk. Sonra o huzur evinde vefat ettiğini duyduk.

Sanatın toplumlar için önemi nedir? Lüks sayılır mı?

Bence çok önemli, bir lüks değil… Bakın size şunu söyleyeyim: doktorların yüzde doksanı sanatla uğraşıyor. Neden? Çünkü sanatın insanı rehabilite ettiği, huzura kavuşturduğu, sıkıntılarını unutturduğu kesindir. Bunu doktorlar bizzat yaşadıkları için önce kendileri sanatla meşgul oluyorlar sonra da herkese sanatı tavsiye ediyorlar. “Ya ney üfleyin, ya şiir yazın, ya hat veya tezhip gibi güzel sanatlarla ilgilenin“ diyorlar. Bu son derece önemlidir.

İnsanoğlunu sanattan ayırmak mümkün değil. Çünkü Cenab-ı Allah en büyük sanatkârdır. Her sanatkar yaptığı sanatında bir bakıma Allah’ın büyüklüğünü anlatıyor. Bir ressam bir ağacı tasvir ettiğinde aslında evet o onun ressamıdır ama asıl sanatkârı Cenab-ı Allah’tır. Dolayısıyla sanatçı eseriyle Cenab-ı Allah’ı işaret ediyor.

Sanatçı kâinattaki güzelliği önce kendisi fark ediyor, sonra fark ettiriyor. Bundan dolayıdır ki sanatla uğraşan insanlar güzel insanlardır, ince insanlardır, kendileriyle barışık insanlardır ve mutlaka topluma bir şeyler vermek isteyen insanlardır.

Sizin bir sanatçı tarifiniz var mı? Kimdir sanatçı?

Sanatçı iyilikleri güzellikleri keşfeden ve bunları toplumla paylaşan insandır. Bir takım olumsuz vasıflar sanatçıya yakışmaz. Mesela ben sanatçının kıskanç olmasını hazmedemem. Bence sanatçı diğer sanatçılarla da barışık olmalıdır. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan bir sanatçı ancak toplumuna karşı olan görevini ifa etmiş olur.

Sanat ve medeniyet bilinci arasında nasıl bir ilişki vardır?

Çok köklü bir ilişki vardır. Köklü bir medeniyetten beslenmeyen sanat satıhta kalır. Tarihten, kültürden, medeniyetten bahsetmeyen sanat sadece güne hitap edebilir. Kısa ömürlü olur. Mesela mimaride diyelim; eğer Türkiye’de yaşayan bir mimar, Mimar Sinan’ı tanımamışsa, ortaya ciddi bir eser koyamaz. Ne olur? Batı’nın taklidi, ruhsuz bir şeyler yapar. Bir şair Baki’yi, Fuzuli’yi tanımıyorsa, Akif’i, Yahya Kemal’i okumamışsa ortaya iyi bir şiir koyamaz. Bu bütün sanatlar için geçerlidir. Yani Yahya Kemal’in o güzel ifadesiyle kökü mazide olan âtî yani gelecek olmalıyız. Geçmişten istifade edeceğiz ama aynı zamanda geleceğe uzanacağız. Bu irfan köprüsü kurulduğu zaman gerçek sanat yapılmış olur.

Bazı televizyon dizilerindeki tarih ve kültür köklerimize yapılan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabi ki herkes kendi görevini yapıyor. Birileri tarihi küçültmeye çalışır, padişahları aşağılamak ister; bu onların görevidir, bunu yapacaklar. Fakat bence her şeye rağmen toplumda tarihe ilginin artması sevindiricidir. Evet, bugün yanlış diziler yapılır yarın bunların doğrusu yapılır. Bu konuda eleştirmekle kalmak yerine bu konuda ehil olan kişiler ciddi diziler yapmalı ve topluma güzel alternatifi sunmalıdır. O zaman gerçek tarihe yönelmiş oluruz.

Nitekim örnekleri var: Yönetmen rahmetli Yücel Çakmaklı ve romancı Tarık Buğra el ele verdiler ve o mükemmel dizileri yaptılar. Nedir o diziler. Dördüncü Murat’tır. Osmancık’tır. Küçük Ağa’dır. Bana göre tarihe ilgi bu dizlerle başladı. Allah’a şükür unutulmayan diziler olarak hafızalarda yerini aldı. Size ilginç bir şey söyleyeyim. Bahsettiğiniz o dizilerden sonra şimdi bütün yayın evleri Yavuz Sultan Selim’le ilgili kitaplar yayımlamaya başladılar. Bu kitaplara ilgi oldu ki bu kitaplar bu kadar çok yayımlanıyor. Kötü niyetle bir şeyler yapılsa bile korkmayın gerçekler gizlenemiyor. Hatta bu tür şeyler ters tepki yapıyor.

Yıllardır edebiyat dünyasındasınız, bu motivasyonu nereden alıyorsunuz?

Cenab-ı Allah hepimize bir ömür vermiş, nefes alıp veriyoruz, bunun şükrünü eda etmek zorundayız. Yani biz hayata küsemeyiz, topluma küsemeyiz, isyan edemeyiz, tam aksine görevimizi yapmak zorundayız. Nedir görevimiz? Düşünmek, düşündüklerimizi kayda geçirmek yani üretmek…

Yazarsak yazımızla, şairsek şiirimizle, sinemacısıysak senaryomuzla şükrümüzü eda edeceğiz. Bizim topluma küsmeye hakkımız yok. Bize verilmiş bazı kabiliyetler var ise onları hayırda, güzellikte, erdemlilikte kullanıp bu mazlum millete faydalı olmalıyız. Sadece bu millete değil yeryüzündeki bütün insanlara faydalı olabiliriz.

Size bu konuda büyük bir zatın bir düsturunu aktarmak istiyorum. Üstad Bediüzzaman der ki: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Evet, güzel görelim, güzel düşünelim, güzel eserler ortaya koyalım, inanın hepimizin

Aydın Başar/ Kırk Yazarla Ufka Doğru

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Ömer Faruk Akkaya Hoca’dan itidal çağrısı

Ülke olarak çok yönlü operasyonlara maruz kaldığımız bir gerçek. Bu operasyonlarla hedefin; haksızlığa karşı tepki …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir