Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / İki Yabancı Demokrasi ve Laiklik

İki Yabancı Demokrasi ve Laiklik

Daha bir asır önce dindarlarımız demokrasiye yaklaşırken diğer Batı menşeli kavramlara yaklaştıkları gibi şüpheyle yaklaşıyorlardı. Aynı tavrı “laiklik” kavramına karşı da gösteriyorlardı. Daha sonraki dönemlerde dindar profili zamanla değişti ve dindarlar; “Laiklikle aram iyi değil ama demokrasi güzel bir şeydir” demeye başladılar.

Bugün ise dindarlar laiklikle de barıştılar ve “demokrasi de bizim, laiklik de bizim” deme noktasına geldiler.

Son iki yüzyılda hedeflenen batılılaşma ideali bu anlamda bir başarı kazanmış oldu.

Tanzimat dönemi ile başlayan batılılaşma hareketleri esnasında, dönemin uleması bütün batılı kavramlara karşı temkinli yaklaşıyordu. Cumhuriyet dönemindeki İslam alimleri de aynı temkinli tavrı sürdürdüler. Bu zatlar tabiri caizse “demokrasi” ve “laiklik” gibi terimleri ağızlarına bile almadılar. İsklipli Atıf Hoca’dan tutun Elmalılı’ya, Esad Erbili’den Abdulhakim Arvasi’ye, Mustafa Sabri Efendi‘den Zahidül Kevseri’ye kadar bütün alimler bu konuda aynı tavrı sergiledi.

Bediüzzaman Said Nursi ise geniş külliyatı içerisinde demokrasi terimine hiç yer vermedi. Risale-i Nur içerisinde geçen demokrasi kelimesi sadece “Demokrat parti” ismi zikredilmek sureti ile kullanılmıştır. “Laiklik” kelimesi ise eleştirmek için kullanılmıştır.

Taylan, Fulya gibi bir şey

Halka gelince onların da bu terimleri benimsemeleri kolay olmadı. Demokrasi ve laiklik gibi terimler ile yeni tanışan insanlarımız, başlangıçta bu terimleri epeyce garipsediler. “Ayşe, Fatma, Ali, Mehmet” gibi isimlerin yaygın olduğu bir dönemde “Timuçin, Taylan, Fulya, Funda” gibi isimler nasıl yadırganıyorsa, bu terimler de öyle yadırgandı.

İdeolojik yapı bu duruma aldırmadı ve kendi propagandasını yapmaya devam etti. Bu terimler âlimlere ve halka rağmen adeta insanlara dayatıldı. Kimi zaman tatlı dille telkin edilirken, kimi zaman da baskıcı tutumlarla benimsetildi.

Eğitim sistemi nerdeyse tamamen bu dayatma üzerine bina edildi. Basın yayın organları yoğun bir şekilde bu terimlerin propagandasını yaptılar. Bu süreç içerisinde, belli başlı konularda sürekli baskı gören dindarlarımız, demokrasi arayışının bir çözüm olabileceği düşüncesine kapıldılar. Bu nedenle ona daha fazla sahip çıkma gereği hissettiler.

Nitekim dindarlar tarafından bu terimler benimsenmediği takdirde “en baba” demokratik platformda bile bir şeyler yapamayacaklarını düşünmeye başladılar.

Dini boyutu ihmal edildi

Dindarların iktidara gelme talepleri, onları bu terimlere sahip çıkma noktasında daha da bir kamçıladı. Dindarlar ancak bu terimlere sahip çıkarak iktidara gelebileceklerini düşünüyorlardı. Böyle bir ortamda meselenin dini boyutu ise maalesef ihmal edildi. Konjonktür kavramı ön plana çıkartıldı. “Allah’ın hükümlerini hayata tatbik etme” ideali unutuldu.

Bu kavramlara sahip çıkmak bir bakıma dindar entelektüellerin de işine geliyordu çünkü ancak o sayede düzen kendilerine bir paye vermeyi kabul ediyordu. Yani “sözü dinlenir, kitapları okunur, gerektiğinde danışılır” olabilmek için bu terimlere sahip çıkmak bir ön koşuldu. Dini konularda konuşan entelektüeller en zayıf yerlerinden yakalanmış, itibar ve şöhret uğruna bu terimlerin içselleştirilmesi için çalışmaya başlamışlardı.

Tam da bizim ruh kökümüze ait olmayan “entelektüel” formatı bu tipler için cuk oturmuştu. Onların bir takım dini konularda konuşuyor veya tartışıyor olmaları, onları alim veya münevver sınıfına dahil edecek değildi. Onlar ait oldukları dünyanın kavramıyla anılmalıydı. Nitekim bizi götürmeye çalıştıkları yer de zaten bambaşka bir dünyaydı.

Bu ortamda, batılı insanın tarihi ve kültürel tecrübesi ile bizimkisinin farklı olduğunu, bizim elimizin altında bir “asr-ı saadet” modelinin bulunduğunu ve onun ışığında dünyaya asırlarca nizam veren bir tecrübemiz olduğunu savunan gerçek münevverler ve alimlerin sesleri ise malesef cılız kaldı. Ancak eli yüzü nurlu celadet sahibi alimlerimiz, develtin dinsiz, dinin de devletsiz olmayacağını her şeye rağmen ifade ediyorlardı.

Kapı gibi alim duruşu

Yüz sene önce kapı gibi sağlam âlimlerimizin bu terimlere karşı gösterdiği direnci hatırladığımızda, çıkardıkları “din ve laiklik” türü kitaplarla bu terimlerin İslam’la bağdaştığını iddia eden günümüz ilahiyatçılarının hangi amaca hizmet ettiklerini daha iyi anlıyoruz. Bunların uluslar arası derrin örgütlerle olan bağlantısı ise meselenin çok daha vahim bir boyutudur.

Kuşkusuz ki dini ilimlerle uğraşanların bu terimlere sahip çıkması demek, bu terimlerin camiye kadar girmesi anlamına geliyordu. Yani mesele eski bir politikacının dediği gibi mihraptan çözülecek, insanlar hutbe ve vaazlarla demokrasi ve laikliğe ısındırılacaktı.

Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başlangıçtaki kurgulanış amacı da dini kontrol altına alma düşüncesiydi. Ancak yaptıkları aşı tam olarak tutmadı, Diyanet zamanla kendisine biçilen bu misyondan uzaklaştı ve özgün bir yapı haline geldi.

Bu süreci tekrar düşünmek

Yukarıda anlattığımız süreç, bizim kültür köklerimizde yeri olmayan demokrasi ve laiklik gibi terimlerin bizim için iki yabancıdan ibaret olduğunu göstermektedir. Bu iki terimin İslam’la bağdaşıp bağdaşmadığını araştırmadan önce bu süreci tekrar düşünmekte fayda vardır.

Bu öyle bir süreçtir ki bir ucu İstiklal Mahkemesi şehitlerimize kadar uzanırken, diğer ucu Kur’an öğretimin yasaklandığı baskıcı dönemlere kadar gider. Bu işin tarihi arka planının farkında olmayanların, verdiğimiz şehitleri, çektiğimiz çileleri, ödediğimiz bedelleri yeniden düşünmelerinde fayda vardır.

Bu tür kirlenmiş kavramları benimsemiş olarak Allah’ın huzuruna çıkmanın nasıl bir “zillet” olduğu, ancak meseleninin dini boyutu incelendiğinde ortaya çıkacaktır.

Şu durumda günümüz dindarlarının önünde iki seçenek bulunmaktadır. Bu iki yabancıyı ya gönülden benimseyecekler ya onları reddedecekler ya da çaresizlik içerisinde “ehvenü şerdir” diyerek onlara daha da sıkı sarılacaklar. Bu durum onların meseleye inanç merkezli mi yoksa siyasi konjonktürün gerektirdiği şekilde mi bakacakları ile ilgili…

Demokrasi ve İslam

Herşeyden önce bu konuyu dini bakımdan incelemeden önce bir usül ortaya koymamız gerekiyor. Bir şeyin “hak” mı “batıl” mı olduğunu tespit ederken bizim elimizdeki yegâne ölçütümüz nedir? Yani referansımız nedir? Bunu ortaya net bir şekilde koymalıyız.

Falanca kişi demokrasi terimine sahip çıkıyor diye veya insanların çoğu bu terimi benimsiyor diye bu terim hakkında müspet düşünmemiz icap eder mi? Farz edelim ki bu terim hakkında olumlu düşünmeyen sadece bir kişi olsun; o da ben olayım… Bunun bir önemi var mı? Bu durum, onun İslam’a uygun bir terim olup olmadığı ile ilgili bize bir fikir verebilir mi?

İslam’a uygunluğun kıstası, insanların ona teveccühü veya bir şeyi tutup yüceltmeleri midir? Yoksa o şeyin değişmez dini buyruklara olan uygunluğu mudur?

Diğer taraftan; “Bu terime sahip çıkmazsak bu ülkede hiçbir şey yapamayız” gibi söylemlerin İslamî açıdan bir kıymeti olabilir mi? 

Böyle bir bakış açısıyla meseleye yaklaşmak dini mevzuların sulandırılmasından başka ne anlama gelebilir? Farkındaysanız çok önemli birkaç tane soru sorduk…

Konjonktürel şartlanmışlık

Kuşkusuz biz bu konuda en doğru tespite ancak; “İslam’ın bu terime bakışı nasıldır?” sorusunu sorarak ulaşabiliriz. Bu soruyu sorabilenler “falan”ın ne söylediğini değil “Kur’an”ın ne söylediğini önemserler. Bidatların değil Sünnet’in yolundan giderler.

Bilhassa “demokrasi” terimi günümüzde Kur’an ve Sünnet ekseninde tartışılmadığı için sabit bir çizgide değil kaygan bir zemin üzerinde tartışılmaktadır. Yani dinin sabit duruşu ile değil, konjonktürel bakış açısı ile yorumlanmaktadır.

Herkesin darbelere karşı olduğunu söylediği bir ortamda demokrasiden yana olmak neredeyse zorunluymuş gibi algılanmaktadır. Hâlihazırda “demokrasi”nin İslam’a uygun olup olmadığını tespit etmedeki en önemli engelimiz, bu tür konjonktürel yorumların yaygınlaşması ve zihinleri şartlandırmasıdır.

Bizim bu şartlanmışlık içerisindeki insanlarımıza demokrat olmadan da darbelere karşı olunabileceğini anlatmamız güçleşmiştir.

Demokrasinin İslam’a uygun bir terim olup olmadığını tespit edebilmemizin önündeki bir diğer engel ise beyinlerimizin felsefe artığı binlerce necis düşünce ile kirletilmiş olmasıdır. Zira “hakikat” denilen mefhum felsefecilerin veya entelektüellerin söz kalabalığında değil tüm sadeliğiyle ayet ve hadislerdedir.

Onu başka yerde aramak daha ilk adımdan yanlış istikamete gidildiğinin bir göstergesidir. Çünkü entelektüel felsefi söylemlerin büyüsüne kapılmış ve asıl başvurmamız gereken kaynaklardan uzaklaşmış olan insanların İslamî bir bakış açısıyla meseleye yaklaşmaları düşünülemez.

Demokrasinin felsefi temelleri

Şunu net bir şekilde ortaya koyalım ki laikliğin de demokrasinin de başı, sonu ortası, kökü hiçbir tarafı bizim bünyemize uymaz. Demokrasinin dayandığı Batı merkezli felsefi temeller ile İslam’ın üzerine oturduğu temeller farklıdır. İslam’ın kendine has bambaşka bir fikri boyutu vardır.

Batı kendi çıkış ve kurtuluşunu demokraside bulmuş olabilir, bu onun tarihi tecrübesidir. Fakat bizim altyapımız onların tecrübesine ne derece uygunluk gösterir, bu da tartışılmalıdır. Yani başkasının reçetesi bizim hastalıklarımıza şifa olabilecek mi; bizim bu soruya cevap bulmamız gerekiyor.

Demokrasinin eşantiyonları

Şunu da unutmamak gerekir ki Batı aslında sadece demokrasiyi ihraç etmemiştir, topyekûn bir felsefeyi bir dünya gürüşünü de yanında pazarlamıştır.

En basitinden “özgürlük” ve “eleştirel düşünme” gibi kulağa hoş gelen moda tabirleri, demokrasinin yanında verilen eşantiyonlar olarak düşünebiliriz.

Biz demokrasi ve eşantiyonlarından oluşan bu seti aldığımızda, aslında farkında olmadan düşüncelerimiz de batılı insanın düşüncelerine benzemeye başlıyor. Faraza “özgürlük” denildiği vakit batılı insan, eşcinsellerin birbiriyle evlenebildiği özgür bir ortamı algılarken, bizde ise özgürlük “kulluk” kelimesine tekabül ediyor.

Demokrasinin uzantısı

Demokrasi ve onun uzantısındaki felsefi dünya görüşü, bizim bütün algılarımızı değiştirmeyi ve bize batılı algılama şeklini benimsettirmeyi hedefliyor. Bütün terimlerin bizim anladığımız gibi değil kendi anladıkları gibi anlaşılmasını istiyorlar ki bu da bizim kimliğimizden uzaklaşmamız anlamına geliyor.

Felsefeden etkilenmediğini söyleyen insanların bile aslında onun etkisinden kendisini kurtaramadıklarını düşündüğümüzde, batılı insan gibi düşünmeye başlayan insanların demokrasi hakkında da en doğru hükme ulaşabileceklerini söyleyemiyoruz.

Buraya kadar olan bölümü özetlersek, demokrasi konusunda doğru bir hükme ulaşmaya çalışan bir Müslüman önce şu iki sarp yokuşu aşmak zorundadır. Birincisi sistemin desteklediği ve medyanın da körüklediği şartlanmışlıktan kurtulmak… İkincisi de felsefenin kirine bulaşmamış olmak.

Kanaatimiz odur ki bu iki yokuşu aşamayanlar hakikate de ulaşamayanlardır. Bu iki sarp yokuşu aşmanın yolu ise ihlas ve samimiyet düsturlarını hayata geçirmek ve takvalı olmaktır.

Aydın Başar/ DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Hoca camide değil her yerde olmalı

Hani derler ya; “Bir hayatın içinde acılar, üzüntüler, hayal kırıklığı ve başarısızlık yoksa o hayattan …

Bir yorum

  1. Biz islam ümmetiyiz, fakat değerlerimizden uzaklaşmış, birliğimizi dirliğimizi şuurumuzu kaybetmişiz.Çoğumuz batılı gibi giyinip onlar gibi düşünüyor ve yaşıyoruz. Bundan rahatsız olanlarının artarsa demokrasinin İslama uygunluğunu da tartışacak bir duruma geliriz. Selam ve saygılar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir