Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / Mağaraya Doğru 4/ Kitaplı Hukuk Sistemi

Mağaraya Doğru 4/ Kitaplı Hukuk Sistemi

Mağaraya Doğru 4 / Kitaplı Hukuk Sistemi

Kâinatın düzen koyucusu Cenab-ı Allah, düzenin ahengini sağlayacak üst referansların kendisinden alınmasını istemiştir. Yani yeryüzündeki uyumu ve düzeni sağlamak için, problemlerin çözümünde “halife” olarak yarattığı insanın bir üst değere müracaat etmesini uygun görmüştür. Bu üst değer Cenab-ı Allah’ın temel, tümel, değişmez prensipleridir.

Biyolojik veya fiziksel anlamdaki üst yasalar “sünnetullah” tabiri ile ifade edilirken, toplumsal düzen alanındaki yasalar ise “şeriat” kavramı ile ifade edilir. Kâinattaki fiziki düzen nasıl fiziksel yasalar vesilesiyle ayakta duruyorsa, toplumsal düzen de toplumsal yasalar vesilesiyle ayakta durur. Bu yasalar evrenin düzen koyucusu Rabbü’l Âlemin tarafından belirlenen yasalardır.

Evrendeki düzen hususunda Rabbül Alemin’in otoritesini kabul etmek istemeyenler ise “sünnetullah” tabirinin yerine “doğa kanunları” ifadesini, “şeriat” kavramının yerine de “üst akıl” veya “toplumsal akıl” gibi ifadeleri uydurmuşlardır. Bunu yaparken Rabbül Alemin’den rol çalarak, topluma, insana ve akla kendilerince bir rol biçmişlerdir. “Akıl”ın ya da “toplumsal akıl”ın bir üst referansa dayanmadan “üst değer” üretebileceğini iddia etmişlerdir.

Seküler putlar

Sekülerizm dininin putlarını iyice tanımadan, bu tür kavramların ne ifade ettiğini anlamlandırmaya çalışmak da yersiz olur. Size toplumsal akıldan bahsediyor ama onu neyin yerine ikame etmeye çalışıyor; ya da akla bu kadar büyük misyonlar yüklemekle ne yapmaya çalışıyor; buna bakmak lazım. Siz sisteminizi şeriatınızın değişmez temel prensipleri üzerine değil de “toplumsal akıl” gibi referanslara dayandırıyorsanız aslında aklın değil “üst akıl”ın tezgâhına girmişsiniz demektir.

Sekülerizmin en önemli putlarından birincisinin; “insan” ikincisinin “akıl” üçüncüsünün de “doğa” olduğunu unutmazsak, “toplumsal akıl” diye öne çıkarılan şeyin aslında kuzu postuna bürünmüş “üst akıl”dan başka bir şey olmadığını kavrarız. Putlaştırılan bu üç kavramın gerçek mahiyetleri hakkında sahih bir inanca sahip olduğumuzda, mesela insanın kulluk ile mukayyet olduğunu, aklın amaç değil araç olduğunu, “doğa”nın da mahlûkat olmanın ötesinde bir anlam taşımadığını idrak ettiğimizde, “üst akıl”ın bizi bir maşa olarak kullanmasının da önüne geçmiş oluruz. “Üst akıl”ın dünyaya nizam vermeye çalışan, hükümetler kurup hükümetler yıkan seküler küresel güçler olduğunu bilmiyorum söylemeye gerek var mı?

“İnsan”ı, “akıl”ı ve “doğa”yı putlaştıran düşüncelere karşı tamamen kapalı olmadan, adalet ve hukuk gibi kavramlar üzerinde konuşmamızın da bir anlamı yoktur. Bütün kavramları sağlam ve sahih bir şekilde yerli yerine koymadan hangi düzenden veya uyumdan bahsedebiliriz? Bizi tek tek ya da içtimai olarak en iyi bilenin bizi Yaratan olduğunu kabul etmeden, hangi toplumsal, sosyolojik veya hukuki gerçeklik üzerinde konuşabiliriz? Ya da konuşsak bile hangi geçerli sonuçları elde edebiliriz?

 “Bela” diyebiliyor muyuz?

Biz Müslümanlar her şeyden önce şunu iyi bilmeliyiz ki adaletin ve hukukun teminatı “toplumsal sözleşme” değil, Rabbimiz ile yaptığımız “Galu Bela sözleşmesi”dir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine verdiğimiz; “bela” (elbette Rabbimizsin) yanıtı, bizim neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna dair her türlü üst prensibi Rabbü’l Alemin’den almayı taahhüt ettiğimiz anlamına gelmektedir. Yani yeryüzündeki fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasaların tamamının Rabbü’l Âlemin’e ait olduğunu tasdik etmemiz demektir.

Kuşkusuz ki yeryüzündeki uyum ve düzenin devam etmesi, Araf Suresi, 172. ayet-i celile’sinde bahsedilen bu sözleşmeye sadık kalınmasına bağlıdır. Dolayısı ile bu sözleşme toplumsal hayattaki uyumun, dirlik ve düzenin sigortasıdır. Eğitimde, yönetimde, hukuk alanında ve tüm sosyal alanlarda “bela” yani “Elbette Sen bizim Rabbimizsin” diyemedikten sonra; bu alanlardaki üst prensipleri Rabbü’l Âlemin’den almayı kabul etmedikçe; yeryüzünde ahengi ve düzeni sağlamak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Ahengin ve düzenin olmaması ise yeryüzünde adaletin yerine anarşi ve terörün hâkim olması anlamına gelir. İnsanın hilafeti de zaten hükmetme yetkisini kullanarak, terörü, anarşiyi ve her türlü zulmü ortadan kaldırma yükümlülüğüdür. Yeryüzünde dengeyi sağlama ve adaleti tesis etme görevi hilafet bilinci taşıyan insana tevdi edilmiştir.

Genişlik alanı

Bu hususta Cenab-ı Allah insan aklına sınırları çizilmiş bir “genişlik alanı”  tanımıştır.  Ölçüyü ve tartıyı koymuş, ondan bunu aşmamasını istemiştir. Dolayısıyla insan kanunları, yönetmelikleri, tüzükleri yaparken Allah’ın hükümlerinin rağmına hareket edemez. Yeryüzünde Yaratıcı’nın buyruklarıyla çelişmeyen kanunlar yaparak adaleti tesis eder ve böylece hilafetini gerçekleştirmiş olur.

Şu durumda “Kanunları kim yapar?” sorusuna cevap olarak “insanlar” cevabını vermemizde bir beis yoktur. Nitekim “Mecelle”yi de yapanlar veya başka İslam ülkelerinin kanunlarını da yapanlar insanlardır. Fakat kanunları yaparken üst referansları nereden almaları gerekir diye sorulacak olursa, İslam bu sorunun cevabını “vahiy” olarak verir. Çünkü mutlak manada hükmün sahibi olan hükümdar Yüce Allah’tır. (Bkz; Tin ve Nas sureleri)

Hükmün yalnızca Allah’a ait olması da insanların, yönetmelik, tüzük ve kanun gibi kaideleri belirleyemeyecekleri anlamında değildir. Kafalarına göre belirleyemeyecekleri anlamındadır. Dikkat edilirse yazımızın başından beri bir “üst değer”den bahsediyoruz ki, bu üst prensiplerin “kanun,  yönetmelik ve tüzük” gibi kural ve kaidelerden çok daha üst bir konumda olduğunu ifade edebilmek için bu ifadeyi tercih ettik.

Fıkıh penceresi

Efendimiz sallellahü aleyhi ve sellem zamanında olsun, dört halife ve sonrasındaki İslam devletleri zamanında olsun, kanunlar üst referanslarını İslam’dan almak koşuluyla İslam hukukçuları tarafından yapılmıştır. Belki yazılı olarak ortaya konulması sonraki asırlara tekabül etse de fakih sahabilerin bu içtihatları İslam hukukumuzun ve yönetim sistemimizin temelini oluşturmuştur.

Konuyu fıkıhçıların izahlarından faydalanarak biraz daha açacak olursak, fıkıhçıların bildirdiğine göre; Kur’an’ın hükümleri açıklaması genellikle icmalidir, tafsili değildir. Küllidir cüzî değildir. Yani Kur’an-ı Kerim genellikle “özel” değil “genel” ilkeler vermiştir. Bununla beraber Kur’an, miras ve aile hukuku gibi sahaları tafsili olarak ele almıştır. Yüce Allah bu konuları tafsili olarak açıkladığına göre demek ki bu konular akli değerlendirme alanına açık konular değildir. Efendimizin sahih sünneti ile sabit olan hususlarda da yine aynen bu prensipler geçerlidir.

Zaten bu mesele birinci derecede fakihi ilgilendiren bir konudur. Fakih aklın genişlik alanını da naklin sınırlarını da en iyi bilen kişidir. Bizim burada vurgulamak istediğimiz şey, İslam fıkhında nakle dayanmayan hiçbir içtihadın söz konusu olamayacağıdır. Her ne kadar İslam fıkıh usulünde “aklî delil gösterme” diye de bir şey olsa da fıkıh âlimleri “istidlal”in din nazarında ancak nakle dayandığında muteber olabileceğini söylemişlerdir. Yine fıkıh alimleri; “Sırf akıl hüküm teşriine nüfuz edemez” diyerek bu konudaki temel prensibi ifade etmişlerdir.

Kitabî bir sistem

Fıkıhçıların yapmış oldukları bu izahlar, yönetim ve hukuk sistemimizin nakle/vahye dayandığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla biz benimsemiş olduğumuz hukuk sistemimizin “kitaplı bir hukuk sistemi” olduğunu söyleyebiliriz.  Nitekim Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim üst referanslarını vahye dayandırmayan sistemleri ve hukuk felsefelerini temelden reddetmektedir.

Bir ayet-i kerimede Yüce Allah kitapsız hukuk ve yönetim sistemini savunanlara çok çarpıcı bir soru sormaktadır. Onlara der ki: “Ne biçim hükmediyorsunuz?” (Kalem, 36) Ve ayetin devamında da onlara şöyle der: “Yoksa bir kitabınız var da ondan mı ders alıyorsunuz?..” (Kalem, 37) Bu çarpıcı ayetlerle onlara en geniş anlamı ile hayat ölçülerini dayandıracakları bir kitaplarının olmadığı, ilkesiz yaşadıkları hatırlatılmıştır.

Cenab-ı Allah bu ayet-i kerimeler ile kitabı olmayan zihniyete; “Ne biçim hükmediyorsunuz?” diyerek onların hükümlerinin adaletli olamayacağını ifade etmiştir. Kuşkusuz ki bu hitap tarihselci sapkınların ifade ettiği gibi sadece o günün müşriklerine yapılan bir hitap değildir. Müşrik zihniyeti her çağda farklı kılıklarda karşımıza çıkmaktadır. Kur’an’ın bu hitabı bütün çağları ve bütün insanları bağlamaktadır. Bugün insanlık seküler hukuktan kurtulup, kitaplı hukuk sistemini benimsemedikçe bu azarın muhatabı olmaya devam edecektir.

İslam Adalet Bütünlüğü yazısını okumak için buyurunuz.

Aydın Başar/ DinKulturuAtolyesi.com   

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

33 Şehidimizin Ardından

24 Mayıs 1993 günü Elazığ Bingöl karayolunda üzerlerine 1570 adet keleş mermisi sıkılarak öldürülen 33 …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir