Ana Sayfa / İyi Haberler / İstikamet Yazıları / İslam’ı dert edinenler nereden başlamalı?

İslam’ı dert edinenler nereden başlamalı?

Yaşadığı toplumun dini, ahlaki, iktisadi, siyasi, içtimai ve kültürel bozulmasından ve sapkınlığından çok rahatsız olan Hazreti Muhammed sallellahü aleyhi ve sellem, hem bu olumsuzluklara karşı çıkan bazı oluşumlara üye olmuş hem de toplumsal bir uzlet yaşamıştır. Tasavvuf ulemasının deyimiyle halkın içinde Allah Teâlâ ile beraber olmuştur. Kendini toplumun kucağına terk ederek popüler kültürün etki alanına hiçbir an girmemiştir.

Tek başına ümmet olmayı veya toplumsal savrulmalara karşı kendini korumayı ideal insanlara o öğretmiştir. Onun hayatındaki bu karşı olumlarla alakalı direnç alanlarını sistematik bir siyer çalışması yapmadığımız için noktasal olarak yazmayacağız. Genel anlamda bu süreçteki davranışlarını özetlersek onun hayatıyla ilgili şunları söyleyebiliriz. Biz bunları imî bir çalışma olduğu kadar Müslümanlara örnek olması bağlamında ele alıyoruz.

Cahiliyyeden yüz çevirdi

Hazreti Muhammed sallellahü aleyhi ve sellem, Mekke’de ilahi bir koruma altında hayatını sürdürerek her türlü cahili hayat tarzından uzak durmuştur. Mekkeliler gibi hayat sürüp sonrada sisteme karşı çıkmak gibi bir çelişkiye düşmemiştir.

Geleceğin evrensel peygamberinin ve tüm insanlığın örnek şahsiyetinin böyle yetişmesi mutlak iradenin tecellisiydi.  O böyle sağlam bir korunma altında iken kendisi de hiçbir batıla benzememeye gayret göstermiştir. Çünkü benzeşenler arasında inanç ve kültürel bir alış veriş olabilirdi.

Kim benzeme isteğini gönüllü yaparsa  benzediği kişi veya grubun içerisine geçmiş olur; onların doğal üyesi sayılır. Bu anlayış daha sonra ayetlerle formüle edilerek karşımıza “teşebbüh” diye bir kavramı çıkaracaktır. Biz buna Peygamber Efendimizin ayrışma dönemi adını veriyoruz.

Ayrışma dönemi

Ayrışma ve uzlet dönemi önce toplumun içinde başladı daha sonra Hira’ya taşındı. Hira’da Mekke’den başlayarak insanlığın gidişatını, tuttuğu yolu tefekkür etti. Bu tefekkür çözüm odaklı bir tefekkürdü. İçerisinde olaylardan kaçış ve bıkkınlık yoktu.

Başta Mekke olmak üzere insanlığın itikadi ve ahlaki durumundaki bozulma onun “belini kırıyordu.” (Bkz. İnşirah 94/3) Yıllarca Hira’ya çıktı yeryüzü ile ufkun kesiştiği yerde kevni ayetlerdeki kemali düşündü. Bu kemalin sahibine şirk koşulmasını; emir alanında buyruklarının hiçe sayılmasının vebali karşısında adeta eridi.

Çok değerli eşi ona zaman zaman azık taşıyarak derdine ortak olmak istedi ama herkesin derdinin keyfiyeti marifetiyle doğru orantılıdır. Kimse onun kadar Allah Teâlâ’yı bilemediğine göre onun kadar da endişeli olamaz. Toplumun en dertsiz ve tasasız insanları en cahiller; Allah’ı bilmez kimseler değil midir? Hayatlarının anlamını yemek, içmek ve cinsellikle özetleyen bu şahıslar “bel hüm edal” sırrının tam muhataplarıdırlar.

Hira’ya her gün çıkan Hazreti Muhammed sallellahü aleyhi ve sellem çözüm makamı olan risalet görevini aldıktan sonra cihadının azametinden ve çalışma temposunun yoğunluğundan dolayı bir daha çıkamamıştır. Daha doğrusu çıkmamıştır. Belki de dünyayı mutlak doğrunun mihverinde dönüştürmekle görevli olan Peygamber Efendimiz, vaktinin doluluğundan dolayı Hira’ya çıkmaya vakit bulamamıştır.

Kırk yaşına gelince

Hazreti Muhammed sallellahü aleyhi ve sellem, toplumun inanç sorularını çok düşünmüş fakat peygamberlik öncesi bir çözüm ortaya koyamamıştır. Çünkü ne kendisi ne de diğer peygamberler din koyucusu değildirler. (Bkz. Yunus 10/15)

Kırk yaşına geldiği zaman Mekke’nin emini ve müstesna kişisi vahye muhatap olmuştur. Risalet gibi bir görevi beklemediğini Kur’an defalarca vurgulamak suretiyle peygamberliğin vehbi olduğuna dikkat çekmiştir.

Bu görev vehbi olarak, kâinatta ruhu en saf ve bu görevi taşımaya en layık kimseye verilmiştir. Tarihte “eyamullah”ın en çok tecelli ettiği bir Ramazan ayında Hazreti Muhammed sallellahü aleyhi ve sellem’e, Yüce Allah hususi elçisi Cebrail’i göndererek onu peygamberlikle taltif etmiştir.

Ağır bir sorumluluk

Yüce Allah, gelen vahiylerin ağırlığını ve buna bağlı peygamberlik görevinin sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: “Biz sana (sorumluluğu) ağır bir mesaj tevdi edeceğiz.” (Müzzemmil 73/5) Sorumluluğu ağır mesajın anlam alanına Kur’an’ı anlamak, hayata katmak, farzlar, emirler, yasaklar, hadler, va’d ve vaid,  helaller ve haramlar girmektedir. (Bkz. Bagavî, Mealim’ü-t Tenzil(Muhtasar), s. 985)

Ayetten anlaşılan, Kur’an sadece kıraat edilen bir kitap olmayıp hayata aksetmesi ve yeryüzüne nizam vermesi gereken bir kanunlar manzumesidir. Bu yönüyle vahyin gereklerini yerine getirebilmek elbette ağır bir görevdir. Peygamber Efendimiz sallellahü aleyhi ve sellem, bu görevin hakkını verebilmek için anını bile değerlendirmiş hayatının hiçbir vaktini boşa çıkarmamıştır.

Elbette çalışmanın hakkını vermek ve tüm Müslümanlara cihadda örnek olabilmek için Hazreti Muhammed sallellahü aleyhi ve sellem’in bu uğurdaki uygulamalarını öğrenmek zorundayız.

Allah Teâlâ, Peygamberine önce sorunları bildirmiş ve bu sorunların çözümlerini sunmuştur. İslâm toplumunun inşasında ilk atılan adım sorunların doğru teşhisidir. Ne yapmalıyım ve nerden başlamalıyım? Sorusuna doğru cevap bulabilmektir. Bu sorunlar imanla ilgili sorunlardır ki Kur’an bunları cevaplandırmıştır. Neticede şirkten uzak; itikaden temiz bir toplum vücuda getirmiştir.

Sorunun tespiti

Biz çalışmamızda Kur’an’ın ıslah ettiği inanç alanıyla ilgili sorunları şu başlıklar altında tespit edip sıraladık:

Gerek nüzul döneminde gerekse daha sonraki dönemlerde insanlığın en önemli meselesi marifetullah konusudur. İnsanlar Allah Teâlâ’yı hakkıyla bilmemektedirler. (Bkz.Enam 6/91) Bu cehalet onları müşrik, putperest, ateist, deist, dehri, materyalist, Yahudi, Hristiyan, Budist, Hindu veya münafık yapmıştır.

Bu sapkınlıklara tabi olarak insanlar fıtratlarını bozdukları için Yüce Allah gönderdiği en son vahiyler manzumesinde en çok kendisini tanıtmıştır. Bu bağlamda hemen hatırlatalım ki Kur’an-ı Kerim’in ana konularının başında Allah Teâlâ’nın isimler, sıfatlar, fiiller, yaratma ve emretmedeki (ulûhiyet ve rububiyet) tek ve eşsizliği ile öğretilmesi vardır.

Peygamber Efendimiz sallellahü aleyhi ve selllem, Mekke hayatının nerdeyse tamamında insanlara Allah celle celalüh’ü öğretmekle meşgul olmuştur. Mekkî ayetlere baktığımızda marifetullah ve ahlak içerikli ayetlerin çoğunlukta olduğunu görürüz. Bu durum bize aslında çalışmaya nereden başlamamızın yerini göstermektedir.

Nereden başlamalı

İslâm’ı dert edinen bütün teşkilatlar, dernekler ve siyasal oluşumlar itikadi olanı öncelemedikçe, ahlaki olanı içselleştirmedikçe ve ilahi emaneti taşımaya liyakat kazanmadıkça siyasal ikbalimiz tehlikededir. Her zaman söylediğimizi tekrar ediyoruz. İşe Allah’ımızın başladığı yerden başlamak zorundayız.

Marifetullah konusundaki yetkinlik ve derinlik takva, vera ve ahlaki olgunlukla doğru orantılıdır. Peygamberlerin ve peygamberimizin masumiyetinde ilahi korunmuşluk olmakla beraber marifetlerindeki derinlik ve yakin onları her türlü günaha karşı teyakkuz halinde tutmuştur. Değil kasıtlı günah işlemek hatalara bile meyil etmemişlerdir. Bu hüküm insan ve peygamber olmanın zirve bilincidir.

İşte bu nedenle peygamberler örnektir, sünnetleri hidayettir ve peygamberimizin sünneti bağlayıcıdır. Zira o her an ilahi denetim altında olduğu için yanılacak olursa Allah Teâlâ tarafından düzeltilmiştir. Şayet düzeltilmeseydi din hatalı olarak nakledilmiş olurdu.

Şirk olgusu

Çalışmamızın içerisinde değindiğimiz üzere Peygamber Efendimiz sallellahü aleyhi ve sellem, tanrı tanımaz bir topluma peygamber gönderilmemiştir. O, Allah’ın yaratıcılığının sorgulanmadığı fakat hayatın ayrıntılarında hükmüne başvurulmadığı; tekaüt olmuş bir tanrı anlayışının egemen olduğu bir kavme peygamber gönderilmiştir.

Tanrı tanımazlık biraz da patolojik bir vakıa olduğundan dolayı dünyanın durumu da Arabistan’dan farklı değildi. Yaratıcı tanrıya her yerde inanılıyor ama hayatın sevk ve idaresinde ilahi olana yer verilmediği gibi, genişlik alanında da Allah Teâlâ’ya yer verilmiyordu. Zaten şirk denilen şey de hayatı Allahsız anlamlandırmak değil midir?

Marifetullaha bağlı olarak Allah Teâlâ, Mekke’de inen ayetlerde ahiret vurgusunu çok yapmıştır. Hayatı sadece bu dünyadan ibaret görüp zevk ve eğlenceyi putlaştıran bir anlayışı güçlü ahiret anlayışı ile Yüce Allah yok etmiştir.

İman alanının bölünmezliği, imanın taklide dayandırılmaması, ümitsizlik anında yapılan imanın geçersizliği, amellerle imanı beslemenin zorunluluğu, inanca yapılan baskılar karşısında azimet fıkhı ile amel edip imandan ödün verilmemesi, iman konusunda kimseye baskı yapılmaması, tek hak dinin İslâm olması, günahlardan kaçınmanın önemi, çok günah işlemenin imana olumsuz etkileri, siyasi ve ilmi makamda olanların ilahlaştırılmaması, hiçbir kâfiri veli edinmemenin önemi, Allah’ın dini ile alay edilen mahallerde bulunulmaması, şirkin itikadi, sosyal, siyasal ve iktisadi türlerinden uzak durulması, mutlak saygı ve sevginin Allah’a duyulması, kâfirlerin iyi davranışlarının ahirette kendilerine yarar sağlamayacağının ilanı, hiçbir kâfirin cennete giremeyeceğinin bildirilmesi gibi hususlar Mekke döneminde inen ayetlerin ana konusudur.

Meselenin önemi

Elbette bu listeyi genişletmek ve geliştirmek mümkündür. Bizim amacımız Kur’an’ın, “nereden başlamalıyız” sorusuna verdiği cevabı vahiyden başlık bularak bir çalışma fıkhı ortaya koymaktır.

Her Müslüman, yaşadığı yerin tüm özelliklerini öğrenerek nereden başlamalıyız sorusunun doğru cevabını bilmelidir. Bireysel anlamda bu bilgi önemli olmakla beraber, hareket önderi konumundaki insanların “Nereden başlamalıyız” sorusunu istişare yoluyla karara bağlayıp çalışmalarını ilkeli bir biçimde ameli hâle getirmeleri şarttır.

Bizim kanaatimize göre ülkemiz Müslümanlarının ahlak, kanaat ve İslâmî çizgide olduklarını iddia eden siyaset önderleri nereden başlamalıyız sorusunu yeterince istişare ederek cevaplandırmadılar ya da cevaplandıramadılar. Niçin cevaplandıramadılar sorusunun karşılığı derin tahlilleri gerektirdiği için burada girmeyeceğiz. Şayet bu soru doğru cevaplandırılıp gereğine göre hareket edilseydi, bugün ülkemiz Müslümanları müsaadeli fırkalaşma ve kamplaşmadan uzak durarak kendi kavramları çerçevesinde kendilerini tanımlayabilirlerdi.

 

Bu sorunun cevabı doğru verilseydi, Müslümanlar mücadelelerini batının bize sipariş ettiği müsaadeli yörünge siyaseti çerçevesinde vermezleri. Bu soru doğru cevaplansaydı, ülkemizde mektebi anlamda bir İslâmî hareket ve fıkhı doğardı. Bu sorunun cevabı doğru verilseydi Müslümanlar(!) sağ ve sol partileri iktidara taşımak yerine dar’u-l İslâm inşa edebilmek için cihadın farziyeti etrafında hayatlarına anlam verirlerdi. Bu sorunun cevabı doğru verilseydi Müslümanlar Kur’an ve Sünnetin hukukun kaynağı olması için çaba gösterirlerdi.

Görünen ve görünmeyenlerden hareket ederek bu tespitleri çoğaltabiliriz. Ne yaparsak yapalım, bu sorunun doğru cevabı üzerinden İslâmî hareket fıkhı yapmak sosyal ve siyasal değişim ve geçişin birinci basamağıdır.

Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin hayatını iyi kavrayanlar, nereden başlamalıyız sorusunun cevabını en iyi bilenlerdir. Bilmelerine rağmen verili emperyalist dünya sisteminin taşeronluğunu yapan işbirlikçi siyasete razı olup ortaya bir cehd koymamak dilsiz şeytanlıktır. Bilip de  gereğini yapmayanlar için firavunların sarayına taş taşımak ve Belamlıktır.

 Dr. Mehmet Sürmeli/ DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Ömer Faruk Akkaya Hoca’dan itidal çağrısı

Ülke olarak çok yönlü operasyonlara maruz kaldığımız bir gerçek. Bu operasyonlarla hedefin; haksızlığa karşı tepki …

Bir yorum

  1. siz ne yapıyorsunuz,legal mi ,illegal mi?seçiyorsunuz,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir