Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / Yusuflardan bir Yusuf; Yusuf Ziya Kavakçı

Yusuflardan bir Yusuf; Yusuf Ziya Kavakçı

Her güzel insanın içinde bir Yusuf vardır… İnsan samimi olmayagörsün, her tarafına feyz saçar, ziya saçar… Ve Yusuflar kıyama durmuş kavaklar gibi, Mevla’sının huzurunda dosdoğru dururlar. Onları saflığından, temizliğinden ve en önemlisi de dürüstlüğünden tanırsınız.

İşte Yusuf Ziya Kavakçı hocamız da o Yusuflardan bir Yusuf’tur. Başta evlatları ve ailesi olmak üzere, talebelerine, dostlarına ve arkadaşlarına adıyla müsemma olarak nurlar saçmıştır. Onlara belli etmeden, hem de çok derinden tesirler etmiştir.

Ruhları mayalar

Öğretmen olmak demek biraz da bu demek değil midir zaten? Gerçek öğretmen, bir mürşid-i kâmil gibi ruhları mayalayan kişidir. Hal transferi diye de adlandırabileceğimiz bu hali güncel bir ifade ile söyleyecek olursak, bir ruhun bir ruha dokunmasıdır. Öğretmen ruhlara dokunabilen kimsedir…

Şimdiki insanlar olarak bizler yoğun bir kirlenme içindeyiz; maneviyat gözlerimiz kapalı; ruha dokunan insanları bu halimizle tanıyamıyoruz. Yine de kader tecellileri bizi onlarla buluşturursa, bütün bu kirlenmeye rağmen bazı güzellikleri sezebiliriz diye düşünüyorum.

Bir büyük hoca

Pek fazla yüz yüze görüşmemiz nasip olmasa da Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı hocamızdan hep burnumuzu titreten güzel rayihalar almışızdır. O bir ulu hocadır, bir öğretmendir ve bir imamdır. Eskiden beri adını ‘’Bir büyük hoca varmış’’ diye duyardık ama onu tanıyınca sadece bir hoca olmadığını özel bir şahsiyet olduğunu düşünmeye başladık.

Öğretmen/ muallim ayrımına gitmeden söylüyorum; hocamız;‘’Bu nesli nasıl yetiştiririz’’ konusunu kendisine dert edinen, hayatını okumak, yazmak ve paylaşmak üzerine kurgulayan hakiki bir öğretmendir. İslam’ın güzelliklerini büyük bir aşkla tebliğ etmesi ve bir dava adamı olması ise onun aynı zamanda bir ‘’imam’’ olduğunu gösterir.

Amerika’da uzun yıllar ikamet etmiş olması, ona farklı bir ufuk kazandırmıştır. Birçok konuşmasında kendi köyünden dünyaya bakmanın yeterli olmadığına, dünya ölçeğinde düşünmek gerektiğine, bütünü görmenin önemine sürekli vurgu yapmıştır.

Kolektif akıl 

Bilhassa dini bilgi alanında, dinin hayata egemen olabilmesi için, dünya çapında yetişmiş yüzlerce alimin bir araya gelerek, bilgisayar ve teknoloji yardımıyla, dini bilgileri işlemesi gerektiğini ifade etmiştir. Özellikle ‘’cemaî’’ kelimesini kullanan hocamız, kolektif akla önem vermektedir. Bir kişinin veya bir alimin görüşünden ziyade, bir çok alimin ortak görüşünün kıymetli olduğunu vurgulamaktadır.

Bunu biraz daha açacak olursak, mesela fıkhi bir mesele düşünelim, araştırdığımızda onlarca birbirinden farklı açıklamaya gidildiğini görüyoruz. Yusuf Ziya Kavakçı hocamız da diyor ki; ne kadar konuyla ilgili çalışma varsa, bilgisayar desteği ile önümüze konulsun ve iyi yetişmiş âlimler bu verilerden sonuca ulaşsınlar.

Bazı şeyleri, tamam konuşalım tartışalım, iyi güzeldir ama bazen de bu zaman kaybı olur. Bilinçli ve yöntemli bir şekilde, usul dairesinde meselelerin ilmi olarak ortaya konulması elzemdir… Bunun için de dijital imkânlardan yararlanılmalı ve bir de dünya ölçeğinde düşünmelidir. Yusuf Ziya hocamızın söylediğinden benim anladığım budur.

Hocamızın düşünceleri fakirin gözünde inci kıymetinde… Fakat onu anlayacak ve kıymetini fark edecek kaç kişi var; bunu doğrusu bilemiyorum. Onun tecrübe ve görüşlerinden daha fazla yararlanılmalıdır. Gerçi hocamız zaferden sorumlu olmadığını, seferden sorumlu olduğunu bildiği için, Rabbim nefes verdiği müddetçe bildiklerini paylaşmaya devam edecektir.

Gönülden iletişim

Hocamız bilgilerini paylaşırken de çağın araçlarını kullanmakta ve sanıyorum bunu hayata bakışının bir gereği olarak yapmakta. Hocamızın görüşlerinden birkaç yıldır bir whatsapp grubu vesile ile istifade ediyoruz. Oraya haftada birkaç kere gönderdiği ses kayıtlarını büyük bir dikkatle dinliyoruz.

Hocamız bize kardeşleri gözüyle bakıyor ve bizimle sadece telefondan değil gönülden iletişim kuruyor. Üstelik bu iletişimi kurarken, her ne kadar bu iletişim bizim için lütuf olsa da kendisi zerre kadar kapris yapmıyor. Hocamızın güzel ahlakına bakın ki her mesajının sonunda da mutlaka arz-ı hürmetlerini ifade ediyor.

Bunu burada özellikle vurgulamak istedim çünkü gündelik yaşantıda hürmet ifade etmek artık unutulan bir ahlakımız oldu. Eskiden böyle miydik, güzel sözleri kerpetenle mi sökerdik? ”Bence şöyle, bence böyle” deyip ahkam kesen ama hiçbir zaman küçüklerine sevgi cümleleri kurmayan, büyüklerine de asla hürmetlerini arz etmeyen bir nesille karşı karşıyayız. Tehlikenin farkına varmalı ve Yusuf Ziya Kavakçı gibi nezih şahsiyetleri daha güzel tanımaya çalışmalıyız.

İlk görüşmemiz

Şimdi dilerseniz, muhterem Yusuf Ziya Kavakçı üstadımızla ilk görüşmemizden de bir miktar bahsetmek istiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, 17 Temmuz 2015 Cuma günü, Cuma namazına müteakiben merhum Ali Nar hocanın cenaze namazında görmüştüm kendisini.

Namaz sonrası Prof. Dr. Bedri Gencer hocayla ayaküzeri sohbet ederken, fakiri o an yakınımızda olan Yusuf Ziya Kavakçı hocamızla tanıştırmıştı. Kendisini bir âlim olarak ismen tanıdığımız için elini öpmek istemiştim ama öptürmemişti. Kendisi ile çok kısa bir hal hatır sorma faslı yaptık. Sakin, mütevekkil ve durgun bir görüntüsü vardı.

Mevla onu bize tanıtacak ya, artık vesilelerin gelmesi beklenmeliydi. O vesile az önce de bahsettiğim gibi bir whatsapp grubu oldu. Sanal alem deyip geçmemek lazım, bazı insanlar yapı itibari ile sosyal hayatta tam anlaşılamayabiliyorlar. Sanal alemde onları daha güzel tanıyorsunuz.

Haşa ki Yusuf Ziya hocamızın iç âlemine muttali olmuş değiliz ancak onun hakkında bazı tespitlerimiz oldu. Anlayabildiğim kadarıyla Allah’ın kullarına kötü bakamıyordu… Güzel görüyor, güzel düşünüyordu. Allah’ın kulları hakkında güzel düşünüyor, her şeyi iyiye yormak istiyordu… Çok az insanda gördüğüm bir hilm ve bir yumuşak huyluluk vardı onda. Allah bilir ama bu iyi niyetinin, bu halim selimliğinin mükâfatını görür diye düşünüyorum Yüce Kerem Sahibi’nden…

Merhamet yoğun

Yusuf Ziya Kavakçı hocamızın nezaketi, zarafeti bir tarafa, hassas düşünmesi, iyi niyetten asla taviz vermemesi bir tarafa, zannediyorum ki onun en belirgin özelliği merhamet yoğun bir insan olmasıdır. Yani onun en önemi özelliği sizce nedir diye sorsanız, ilk olarak ‘’merhamet’’ derim. İsabet edip etmediğimi ise elbette yalnızca Allah bilir.

Zaten bir insanın Yusuf olabilmesi için merhametli olması gerekir. Kendisini kuyuya atan kardeşlerini affetmek ve onlara “Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir’’ (Bkz Yusuf Suresi 92) diyebilmek için Yusuf aleyhis selam’ı anlamak gerekir. Mekke’nin fethinde evvelden kendisini öldürmek isteyen ve kendisine her türlü kötülüğü yapan Mekke halkına da Allah Resulü aynısını dememiş miydi?

Bir müddet önce Yusuf Ziya hocamızın yazdığı bir gazete makalesine bu perspektiften bakmak gerekir. Canı yanmış insanlar olarak o yazıdaki görüşlere katılmasak da diyebiliriz ki o yazıdan dolayı hocayı itham edenler onu tanımıyorlar. O dönemde de şimdi de hocamızın saf ve temiz duygular içinde olduğuna bütün kalbimle şahitlik yapıyorum.

Şahitlik deyip geçmeyiniz efendim. Şahitlik Allah için yapıldığında güzeldir. Beşeri memnun etmek için söylenen sözler israftır. ‘’Ko gülen gülsün Hak bizi bilsin’’ diyen erenler doğru söylemiştir. Herkes yüz çevirdiğinde yanımızda olan kimseler bizim gerçek dostlarımızdır. Ceneb-ı Hak bizlere böyle ahirettik dostluklar nasip etsin.

Dostluk üzerine

Dostluk demişken şunu da ifade edeyim, çalışmayla dostluk kurulmaz. Hiç kimseyle dostluk kurmak için uğraşmamalıdır insan. Belki katılmayabilirsiniz bu sözlerime. Ancak dostluk dedikleri şey vesileleri ile birlikte yazılmış çizilmiştir. Kader izin vermemişse, ne telefon rehberine isiminiz kaydedilir, ne de bir insanın gönül defterine kaydedilirsiniz.

Dostluk kurmak isteyip de kuramadığım, telefonuma bile cevap vermeyen onlarca güzel insan olmuştur. Bunları söylerken böyle bir tecrübe ile söylüyorum. Demek ki o nehirlerin kendi yataklarında akmaları gerekiyor. Üstelemememiz, kendi mecramıza dönmemizdir hayırlı olan. Dostluklar da nasip işidir.

Biraz nasibimiz varmış ki Yusuf Ziya Hocamız kerimesinin büyükelçi olarak görev yaptığı Kuala Lumpur’dan Türkiye’ye geldiğinde kendisini İstanbul İçerenköy’deki evinde ziyaret ettik. Randevu almak için kendisini aradığımda, şu an Ankara’da olduğunu iki hafta sonra görüşebileceğimizi söyledi.

İstanbul’a geldikten sonra randevu için kendisi ile mesajlaştık. Mesajında bize farklı günler ve saatleri alternatif olarak sundu. Uygun zamanı bildirdikten sonra, bize ziyarette çay ve lahmacun ikram edeceğini söyledi. Zannedersem bunu tok gelmemiz için hatırlattı. Sonra adresi telefon mesajından değil de e-mailden göndereceğini söyledi.

Akademisyen titizliği

Gönderdiği mailden bir zihniyeti yansıtması açısından bahsetmek istiyorum. Mailde hocamız adresin yanı sıra bu adrese toplu taşıma ile nasıl ulaşılacağını detayları ile yazmıştı. Evin önündeki durağın adından, evin altındaki pastaneye kadar bildirmiş, işimizi kolaylaştırmıştı. Ayrıca diğer telefonlarını da her ihtimale karşı yazmıştı.

Saati, günü bir titizlikle belirliyor, adresi yine aynı titizlikle belirtiyor… Bunlar neye işarettir? Aslında biz doğulular tertipli, düzenli ve dakik olmamız gerekirken, batılılar bu tertip düzene sahip çıkmıştır. Zannediyorum hocamız da hem akademisyen olduğu için, hem de batı memleketlerinde uzun müddet kaldığı için zaman yönetimine önem veriyordu.

Hocamız bu konuda çok özenli ama gelin görün ki aynı özeni biz gösteremedik. Sözleştiğimiz tarihe dikkat etmeyip birkaç gün önce Anadolu yakasına geçince, ‘ya nasip’’ deyip hocayı bir kez daha aradık. Müsait olduğunu söyleyince de bir saat kadar geleceğimizi söyledik.

Evinde ziyaret

Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın hocamla birlikte 9 Eylül 2018 Pazar günü ikindi namazından sonra hocamızın evine misafir olma şerefine kavuştuk. Arabada giderken birkaç sene önce camide el öptürmediği aklıma gelince, meşrebi icabı kendisine çok fazla hürmet edilmesinden hoşlanmadığını düşünerek elini öpmeyiz diye planlamıştım. Fakat Mehmet Zeki hocam kapıdan girerken büyük bir edeple hocanın elini öpünce, ben de öptüm. Benim için güzel feyizli bir sahneydi.

Evin salonuna geçtik. Sağda solda genellikle İngilizce yazılmış kitaplar vardı. Yusuf Ziya Hocamız ilk yirmi dakika heyecanlı ve içten bir edayla aralıksız bir şekilde konuştu. ‘’Efendim bendeniz Mehmet Zeki Aydın hocamızı takdim etmedim’’ deyince ‘’Kusura bakmayın sizi konuşturmadım’’ dedi. Yusuf Ziya hocamızın bu tavrı onun birikiminden ve dolu bir şahsiyet olmasından kaynaklanıyordu. Kendisi tam bir sohbet ehliydi.

Bir ara müsaade isteyerek odadan çıkan Yusuf Ziya hocamız, önceden sipariş ettiği Antep usulü lahmacunları odaya getirdi. Mutfağa yardım etmek için gittiğimde, çayları çoktan doldurmuştu. Böylece onun kendi eliyle hazırladığı bu sofradan ve çaylardan rızıklanmış olduk. Karnımız doyduktan sonra, Mehmet Zeki hocanın tabağına ilave ettiği lahmacunu biraz zorla da olsa beraber yedik. Malum biz Anadolu insanlarının üzerinde büyüklerin manevi bir baskısı vardır; geri çevirmek ne mümkündür?

Pür tevazu

O gün dört beş saat kadar kendisi ile çok tatlı bir sohbet ettik. Hayranlık veren bir tevazu ile hocamız bizimle ilgilendi. Ziyaretten önce hocamıza acaba yorgunluk verir miyiz diye endişeleniyorduk ama hocamızın memnuniyetini izhar ettiğini görünce bu endişemiz kayboldu.

Akşam namazını bize o güzel kıraatiyle kendisi kıldırdı. Namazın tesbihatını yapıp duayı yaptıktan sonra daha yerden kalkmamıştık ki hocamıza; ‘’Hocam sizi çok seviyorum, maşallah sizde bir gram kibir yok’’ dedim. ‘’İnşallah öyledir’’ dedi.

Bazen insanları konuşmaları ele verir, farkında olmadan nefsaniyetlerini açığa vururlar. Sözlerinin arkasında ya bir övünme ya da bir kendine pay çıkarma olur. Hocamızla o gün saatlerce sohbet ettik, tek bir cümlesinde bile nefsani bir ima yoktu hamdolsun. Her sözünden her hareketinden bir kulluk bilinci okunuyordu.

Hassas bir yürek

Bu zat aynı zamanda ince ruhlu bir şahsiyetti. Şöyle ki biz ilk iki saat neden evin içinde şapka taktığını anlayamamıştık. Çünkü bize ışıklardan gözlerinin rahatsız olduğunu söylemişti. Biz fark edebilince ancak ışıkların bir kısmını söndürdük.

Sohbetin arasında ara ara latifeler yapıyor; ‘’Ben şeyh değilim, benim her dediğimi yapacak, leb demeden leblebiyi anlayacak müritlerim yok’’ diyordu. Sempatiklik de diyebileceğimiz bir tatlıkla karşı karşıyaydık.

Evet bir şeyh değildi ama modern çağın hakiki bir dervişiydi. Sanki içinde heyecanlı pırpır eden bir kuş vardı da sürekli zikrediyordu. Belli ki Allah dostlarını sevenlerdendi. Nedendir bilinmez bu görüşme esnasında Abdulkadir Geylani hazretleri hiç aklımdan çıkmadı.

Bu tatlı ve hasbi sohbetin sonuna gelindi. Bir Türk adeti olarak kapıda da birkaç kelam edildi. Hocamıza doyamadık. Henüz odadan çıkmamıştık ki bu güzel derviş bize penceresini göstererek şöyle dedi: ‘’Ara sıra kuşe-i uzletimden şu perdeyi açıp dünyayı seyrediyorum. Sonra; ‘Sen yine aynı dünyasın, yürü’ deyip perdeyi geri kapatıyorum.’’

Efendim gerçekten de öyle değil midir? Dünyanın türlü türlü halleri varmış gibi görünür ve bizi aldatır. Oysa dünya yine aynı dünyadır. Ve Yusuf Ziya hoca gibi güzel insanlar da olmasa bu dünyanın pek de fazla tadı yoktur aslında…

Muhterem Mehmet Yaşar Kandemir hocamızı anlattığımız yazıyı okumak için lütfen buyurunuz. 

Aydın Başar/DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Bahattin Karakoç/ Sebebi Sensin

Dilime sen verdin gül ezgisini, Bir gönül üzdümse sebebi sensin! Seninle aşmışım dur çizgisini, Töreyi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir