Ana Sayfa / Örnek Şahsiyetler / Gönül Dünyamız / Ahmet Vanlıoğlu Hocamızın Ardından…

Ahmet Vanlıoğlu Hocamızın Ardından…

İnsan hayatında bir çok hocadan ders alır, faydalanır, feyz alır. Ve bu hocaları adıyla anar. Ahmet Hoca, Mehmet Hoca, Hasan Hoca gibi. Ama bir de sadece “Hoca” diye zikrettikleri vardır, adını söylemeden. “Hoca” deyince o kelimenin başında Arapça’daki ahd-i zihnî için olan harf-i tarif vardır. Herkes “Hoca” ifadesinden aynı şahsı anlar. İşte benim ve benim ders ve dava arkadaşlarım için “Hoca” denilince, bu dünyadan başımızın üstünde uğurladığımız Ahmet VANLIOĞLU Hocamız akla gelir.

İbnü’l-Kâsım, İmam Mâlik‘in otuz yıl rahle-i tedrisinde bulunduğunu, kendisinden yirmi yıl ilim, on yıl da edep tahsil ettiğini ifade eder, “şimdiki aklım olsaydı otuz yıl edep tahsil ederdim” der.

Ben Hoca’mızı 41 yıldır tanırım. Bunun ilk 11 yılı fiilen yanında, yakınında geçti. İlk günkü sevgi ve saygım tam 41 yıldır eskimedi, yıpranmadı ve elimizi taşın altına sokma vakti geldiği günden beri de hep arttı.

Türkiye’deki dini hayatı, din eğitimini, olanları, olması gerekenleri genç yaşına rağmen öylesine güzel tespit ve teşhis etmişti ki, doğru bildiği yolda çoğu zaman yalnız kalmasına rağmen kararlılıkla ve sabırla yürüdü. O, cehaletlerinin farkında bile olmayan bir güruhun ortasında ve tek başına “bir bilen” olarak kaldı yıllarca.

Bir nesil yetiştirmekti amacı, kapatılan medresenin müfredatını, Cumhuriyet Türkiye’sinde, sonu gelmez denetimler, ikazlar, ukalâlıklar, tehditler arasında, tüm zorluklara rağmen genç nesle öğretebilmek, kaybedilen değerleri kazandırabilmek, derdi paylaşabilmek, derdi miras bırakabilmekti amacı.

Hoca çok iyi bir hatipti. Tane tane konuşur, en ciddi meseleleri bile kürsüden vaaz olarak cemaate aktarırdı. Ziya Paşa‘yı biz ondan öğrenmiştik. Terkib-i Bend‘den, Tercih-i Bend‘den okuduğu şiirleri onun ağzından ezberledik.

Yıllar sonra akademik hayatımızın belli merhalelerini geçtikten sonra yaptığımız sohbetlerde, bize göre ancak erbabınca malum olacak detay bilgilere Hoca’nın onlarca yıl öncesinden vâkıf olduğunu hayretle müşahede ettik. Çok dikkati okumalar yapmıştı. Doğru kitapları okumuştu.

Davasını hiçbir zaman popüler dayatmalara kurban etmedi. Kolej açmanın moda olduğu o seksenli yılların başlarında kendisini de çok zorlamışlardı. “Bırak şu medreseyi gel sen de bir kolej aç da çocuklarımızı sana emanet edelim” demişlerdi. Bu yaşıma ve birikimime göre, bu cümlelerin Hocamızı ne kadar yaraladığını ancak idrak edebiliyorum. Ama o bıkmadan, usanmadan anlattı, anlatmaya çalıştı.

Aslında Hocamız sorunu kavramış, tıkanıklığın nereden kaynaklandığını anlamıştı. O’nun olayı çözdüğünü anlayanlar da düğmeye basmış, âdeta “Bizim iktidarımızda sana bu işi yaptırmayacağız, senin o nesli yetiştirmene müsaade etmeyeceğiz” demişler ve iki uyduruk dava ile hocamızı iki kez ağır cezada yargılamışlar ve idamını istemişlerdi.

Dava büyükse bedeli de büyük oluyordu. Bir defasında ağzından şunu duymuştuk: “On yıl boyunca kürsülerden İslâm’ı anlattım, şeriatı, İslam devletini anlattım, bir gün bile kimse kapımı çalmadı, ne zaman ki eğitime başlayıp, ehli ilim bir nesil yetiştirme işine giriştim iki kez idamla yargılandım” dedi.

Kendisini ilmî faaliyetlerin başına geçirmek için ısrarla davet eden eğniya-i şâkirîn, yolun daha başlarında onu bırakıvermişlerdi. Sermaye herşeye hükmetmek istiyordu. İş hayatlarında hem kalite hem de maliyet hesabı yapan iş adamları mesele dinî ve manevî olunca sadece maliyet hesabı yapmaktaydılar.

Onlara göre evinde bile yemediği peyniri medrese talebesi nasıl yerdi? Bir Kur’ân kursu’nun zeminlerinin mermer, duvarlarının lambiri, yerlerinin halı döşeli olmasına ne gerek vardı? Hocamız onlara “İlim talebesinin ayaklarının altına melekler kanatlarını seriyor da siz üç kuruşunuza mı kıyamıyorsunuz?” İmkan nisbetinde kaliteden hiç ödün vermedi. Böyle olunca da çok sürmedi tabii. Bini aşkın talebesi, yüzü aşkın personeli olan bir müessesenin mali yükünü de Hocamızın omuzlarına bırakıp, çekip gittiler. Böylece Hocamız hem eğitim, hem de geçim yükünü sırtlanmak zorunda kaldı.

Bütün bu yüklerdi belki de genç yaşta hastalanmasına sebep olan. Cenab-ı Hakk, o kürsülerin en seçkin hatibini konuşamamakla imtihan etmeye başlamıştı. “Dilimde bir rekâket var, beynimde sanki bir makas var, açmaya çalışıyor ama bir türlü açamıyorum” diyordu. Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şerif’in revaklarının altında idik. Hocam! dedim. “Cenab-ı Hakk sizi her yaşınızda imtihan ediyor. Malumunuz yeni bir imtihana ancak bir önceki imtihanda başarı elde edenler alınır. Allah geçinden versin ama sizin imtihanınız ölünceye kadar bitmeyecek. Bizler konuşuyoruz ama ağzımızdan çıkan sizin cümlelerinizdir. Siz müsterih olunuz.”dedim. “Beni öyle sevindirdin ki İstanbul’u versen o kadar sevindiremezdin” dedi. Ve benden kendisine dua etmemi istedi. O gün bu gündür her duamda hocama yer verdim. Dün de Rasûl-i Kibraya’nın huzuruna çıkıp Hocamızı ümmetliğe kabul etmesini, ondan razı olmasını ve ona şefaat etmesini istirham ettim.

Bugün yeryüzündeki bizler Hocamızı uğurluyoruz. Ve gök yüzündekilere sesleniyoruz: ” Hoca artık sizde…”

Ahmet Ünsal/ DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Kendi Dilinden İmam Süyûti

Suyûtî, Hüsnü’l-Muhâdara kitabında, kendisinden önceki hadis imamlarının da yaptığı gibi kendi hayatını geniş bir şekilde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir