Ana Sayfa / İyi Haberler / İrfan Mektebi / Bin Yıllık Kardeşlik

Bin Yıllık Kardeşlik

Geçen yıl yayıncı yazar Recep Songül Ağabeyle bir sempozyum için gittiğimiz Batman’dan İstanbul’a dönerken, uçakta yanımda oturan Recep Ağabey bir poşetten dört tane gıcır gıcır kitap çıkarttı ve incelemeye başladı. Yerimde siz olsaydınız ne yapardınız bilmem ama benim gözlerim kitaplarda kaldı. Büyük bir merakla biran önce onlara göz atmak istedim. Kitapseverler nasıl bir duygu olduğunu anlamışlardır mutlaka.

Recep Ağabey bunları Batman’daki kitap fuarından almıştı. Ciğerci Xalo’ya gitmek yerine kitap fuarına gitseydim birkaç kitap da ben alabilirdim. Fakat pişman değilim. Eğer doğuyu ve doğu insanını tanımak isterseniz mutlaka iyi bir ciğerciye gitmelisiniz. Diyarbakır ve Urfa’nın kendine mahsus bir ciğer kültürü vardır. Kesinlikle kuzu ciğeri kullanılır ve siz onu yediğinizde diğer yemekleri artık unutursunuz. Aşırılığa gitmemek ve israf etmemek koşuluyla yeryüzünün helal lezzetlerini arayıp bulup tatmakta bir günah olmasa gerektir. Cenab-ı Allah yeryüzünde geniş ve bol bir helal dairesi yaratmıştır. Yani diyeceğim o ki Batman’a yolunuz düşerse Xalo’ya mutlaka uğrayın.

Neyse Recep Abi’nin elindeki kitaplara geri dönelim. Biraz sonra inceleme fırsatım oldu. Kürt tarihi ve kültürü ile alakalı kitaplardı bunlar. Bu eserleri görünce, asırlardır etle tırnak gibi birlikte yaşadığımız, bin yıldır kardeş olduğumuz Kürtlerin kültürünü daha iyi tanımak için bazı okumalar yapmam gerektiğini fark ettim. Bilhassa Kürtlerin tarihten beri süregelen medrese gelenekleri ve asırlardır bu yolla İslam’a hizmet ediyor olmaları ilgimi çeken en önemli yönlerinden birisiydi. Doğu bölgelerinde karşılaştığım fakir ve mazlum yaşam tarzları da bende tesir bırakmıştır.

Bazı dostların Rus edebiyatına meraklı olduğunu biliyorum. Japon yazarların kitaplarını bulup okuyanları duydum. Hatta yakınlarda görüştüğüm Dr. Faruk Öndağ; “Ben bu aralar İsrailli yazarları okuyorum” demiş ve adamlardaki planlı projeli iş görme prensibi anlatmıştı. Keşke her kültüre dair birkaç kitap okuyacak vaktimiz olsa. Moğollar, Hintliler, Koreliler ya da İskoçların kültürüne dair kitaplar okusak… Fakat ne ilginçtir ki bir İngiliz’in ya da Fransız’ın eserini alıp rahatlıkla okurken, Kürt edebiyatına dair bir eseri okumak bize biraz garip geliyor sanki… Öylesine yanlış ulusalcı bir eğitimden geçmişiz ki kardeş toplumlara dair konuşmaya bile çekinir olmuşuz.

İnsanın tabi Recep Ağabey gibi abilerinin olması da çok güzel bir şey; çünkü ben yeni aldığım kitapları kolay kolay kimselere veremem ama o dört kitabını da bana verip; “Önce sen oku sonra bana getirirsin” demişti. Ödünç kitap almanın şöyle de güzel bir tarafı var; o kitapları iade edeceğiniz için bir an önce okursunuz ve bu durum sizi daha çok okumaya sevk eder. Aynen de öyle oldu, kısa süre içinde dört kitabı da okuyup teslim ettim. Bu dört kitabın içinde en çok dikkat çekici olanı kırmızı kapaklı ve üzerinde Mem û Zîn yazılı olanıydı. Bunu görünce yıllar öncesine gittim. Cizre’de gördüğüm harabe şeklindeki esrarengiz Mem û Zîn mezarını hatırladım. Hani Genç Dergi’de bahsetmiştim sizlere. Bu kitabı okumakla hem o hikâyeye dair merakımı giderecek hem de bu bölgeyi daha iyi tanımış olacaktım. Kürtleri tanımak için sanırım en doğru kitabı bulmuştum.

Ömrümün üç yılını bu bölgede geçirmiş birisi olarak, Şırnak’ın dağlı yollarında Ford minibüslerle seyahat ederken, teypte çalan acılı türkülerin ne kadar da içli bir tınısı olduğunu birçok kere hissetmişimdir. Bana kürtleri anlat deseniz şöyle anlatırım: Bu insanlar âşık olurlar, türkü yakarlar ve bunu da çok içli ve yanık bir şekilde söylerler. Adeta gülün derdiyle inleyen bir bülbül gibi şakırlar. Bu sosyolojik açıdan onların karakterinin sevmeye yatkın olduğunu gösteriyor ki, ben de orada kaldığım dönemde bu güzel insanların sevdikleri zaman tam sevdiklerine şahidim. Bizzat yaşadığım tecrübeler sonucu ulaştığım bu çıkarımın aynısına Mem û Zîn’i okuduktan sonra da ulaştım.

Kitaplardan biri de “Siyamend û Xece” isimli yine anonim bir halk hikâyesiydi. Gerçekten bu kitabı da etkilenerek ve adeta ürpererek okudum. Sanatın, edebiyatın insanı bu denli etkilediğine şahit olduğum nadide eserlerden birisidir. Kitabın önsözünde aslen Cizreli olan Prof. Dr. Ramazan El Buti annesinin dolunay gecelerinde bu hikâyeyi kendisine anlattığını söylüyor. Annesinden duyduğu bu hikâyeyi adeta bir roman tadında kitaplaştırıyor. Hikâye ve roman tarzında kitap okumayı sevenler için kitabın harika bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Hatta hikâye sevmeyenler bile bu eseri okuduktan sonra seveceklerdir diye düşünüyorum. Okurken de zaman zaman ürpereceklerdir.

Kitabın son derece çarpıcı ve okuyucuyu sarsan bir öyküsü var. Okurken sonunu tahmin edemiyorsunuz ve kitap sizi sarsmayı başarıyor. Hatta bu kitabı okuduktan sonra diğer hikâyeleri beğenmekte zorlanabilirsiniz. Allayıp pulladıkları popüler eserleri bir de bu kitabı okuduktan sonra değerlendirin. Bu eser de Kürtlerin bu coğrafyanın diğer halkları gibi çok derin ve içli bir dünyaları olduğunu gösteriyor. Bu kitabı okuduktan sonra bir de sosyolojik çıkarım yaptım. Kürt karakterinin en belirgin vasıflarından birinin “inatçılık” olduğu yönündeki tespitimi güçlendirmiş oldum. Bunu Kürt kökenli dostlarımıza söylediğimde onlar da bunu inkâr etmiyorlar, gülümseyerek kabul ediyorlar.

Bu eserler aslında doğu insanının her türlü duygu ve düşüncesini yansıtan eserler ancak bazı kimselerin Kürt edebiyatının anonim eserlerinden kendi ideolojilerine altyapı hazırlamaya çalıştıklarını zannediyorum. Zaman zaman bazı çevrelerin internette yazdıklarına rastlayınca bunu görebiliyorum. Büyük ihtimalle dağdaki militanları da anonim edebiyatı istismar ederek motive ediyor olabilirler. Mesela bu kitaptaki inatçı bir karakter olan Siyamend’in dağlarda medeniyetten uzak bir şekilde yaşamasını ideolojik bir temelle ele almaları pekâlâ mümkündür. İdeolojik yapılar, her şeyi istismar ederler. Issız bir adada tek başına yaşayan Robinson’u bile isterse istismar edebilirler. Bunlara bakarak bir toplumun edebiyatını değerlendirmek çok büyük bir hata olur.

Biz ise bu eserleri okurken bin yıllık kardeşlerimizi daha iyi tanımak ve onlarla olan tarihi birlikteliğimize güç katmak amacıyla okuyoruz. Örneğin bir terör meselesine çözüm ararken bu eserlerden derç ettiğimiz sosyolojik prensipleri neden kullanmayalım. Faraza onların inat duygularını ve duygusal yapılarını gözeterek onlarla gönül dili ile tap taze bir iletişim kurabilir ve terörü bu topraklardan silebiliriz. Bu yöntemin kalıcı ve başarılı sonuçlar vereceğine bütün kalbimle inanıyorum.

Hucurat Suresi 13. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık…” Bu ayette Cenab-ı Allah, insanları birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları için farklı ırklardan yarattığını bildirmektedir. Bin yıldır Türklerle kader arkadaşlığı yapan daha da ötesi İslam kardeşimiz olan Kürtlerin dünyasını daha iyi tanımak için bu iki eser bize büyük imkânlar sunuyor. Terörden dolayı bu ülke çok acılar çekti. Önyargılardan kurtulup birbirimizi daha iyi tanımak ve hemhal olabilmek duasıyla…

Aydın Başar/ Genç Dergi/ Ekim 2020

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Mustafa Akgül Hoca’yla bir tefekkür yolculuğu

Şubat 2012’de Şehremini mahallesindeki Gül düğün salonunda Şeyh Raşid Camii’nin bir programına katıldım. Programın konuğu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir