Ana Sayfa / Manşet / Deccal ve Nüzul-ü İsa Meselesi Günümüzde Konuşulmalı mı?

Deccal ve Nüzul-ü İsa Meselesi Günümüzde Konuşulmalı mı?

YAZARLAR VE HOCALAR GRUBU YAZIŞMALARI

Konu: Deccal ve Nüzul-ü İsa Meselesi Günümüzde Konuşulmalı mı?

11.04.2020

Mustafa Asım Küçükaşçı: Hazır mezhep ve kıyamet alametleri mevzuu grubun gündeminde iken, bir sual ve teklif. İslam Ansiklopedisinin itikadî manada mezhebi nedir? Geçen bir talebemiz Ansiklopediden kıyamet alametleri maddesinden bazı pasajlar gönderdi. Yusuf Şevki Yavuz imzalı madde neredeyse alametleri tamamen reddediyor. Hazreti İsa öldü diyor vs. Peki Matüridi mezhebi bu görüşte mi? Değil. O zaman İslam Ansiklopedisinin mezhebi nedir sualine geri döndük. Bu kelamî maddeler bir de hadis mütehassıslarına yazdırılabilir. Bazı maddelerde aynı mevzunun farklı branşlarda ele alınması zaten ansiklopedinin üslubunda var. Hem de böyle Buhari ve Müslim hadislerini bile görmezden gelen maddelerdeki tuhaflık giderilmiş olmaz mıydı? Zaten böyle bir şey yapılıyor da olabilir benim cahilliğimdir. Ama bu şekilde kalması doğru değil. Acizane kanaatim. 11:38

Mustafa Asım Küçükaşçı: Bahsettiğim satırlar: “Resûl-i Ekrem’e atfedilen rivayetlere dayanılarak kıyamet alâmetleri arasında zikredilen ve Kur’an’da haklarında bilgi bulunmayan deccâlin çıkışı, mehdînin zuhuru ve Hz. Îsâ’nın gökten inişine dair inançlara gelince, Selefiyye dışındaki Sünnîler’in de kabul ettiği epistemolojik anlayışa göre İslâm akaidi açısından bunlara inanma mecburiyeti yoktur. Zira bunlar Kur’an’la sabit olmadığı gibi mütevâtir hadislerle de teyit edilmiş değildir. Her şeyden önce nüzûl-i Îsâ inancına dayanak teşkil eden rivayetlerdeki bilgiler Hz. Îsâ’nın tabii bir şekilde öldürüldüğünü bildiren âyetlerle çelişmekte (Âl-i İmrân 3/55; el-Mâide 5/117), ayrıca Resûl-i Ekrem’in ardından peygamber gelmeyeceği ve her insanın belli bir süre yaşadıktan sonra öleceği gerçeğine aykırı düşmektedir. Nüzûl-i Îsâ’nın hıristiyanlara ait bir inanç olduğunu dikkate alarak Kur’an’la uyuşmayan bu tür âhâd rivayetler in tedvin döneminde hıristiyanlardan İslâm akaidine intikal etmiş olabileceği ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir (bk. ÎSÂ). Deccâl inancı konusundaki son araştırmaların ortaya koyduğuna göre bu rivayetlerde çelişkili bilgiler vardır ( Reşîd Rızâ , IX, 450-466), sahih olanların ise deccâlin ulûhiyyet niteliklerine sahip hârikulâde bir insan değil kötülüğü temsil eden bir tip olduğu tarzında yorumlanması gerekir (bk. DECCÂL). TDV İslam Ansiklopedisi, “Kıyamet alametleri” 11:52

Mehmet Odabaşı: Bir Hatıra: Marmara İlahiyat’ta sevdiğim bir arkadaşım yüksek lisans yaptığı dönemde DİA’dan aktardığınız bu pasajı yazan hocamızla aynı kanaatte olan bir kelam hocamızın dersindedir. Dersi veren hoca nüzûl-i İsa’yı sünnetullaha aykırı olduğu gerekçesiyle reddeder. Bunun üzerine arkadaşım müsaade isteyerek şunu sorar: Peki Hocam, Hazreti İsa’nın doğumu sünnetullaha çok mu uygundu? 12:00

Mustafa Asım Küçükaşçı: Sünnetullah da pozitivist bir zulme uğramış mefhumlardan. Teşekkür ederim hocam. Az önce Tevilat’a baktım. İmam Matüridi, muteveffîke ayetinde taviz vermiyor. Dünyadan kabzdır veya ayette takdim tehir vardır diyor. Eninde sonunda ölecek Hazreti İsa ölümsüz diyen yok. 12:06

Cemal Abdullah Aydın: İslâm Ansiklopedisi’nde bugünlerde bazı maddeler gözden geçiriliyor. Bu tür problemler de hazır başlamışken düzeltilmeli. Mesela vahdet-i şuhud mefhumu kanaatimce ayrı madde olarak yer alması gerekirken vahdet-i vücud maddesi bünyesinde adeta “keremen” hakkında biraz bilgi verilmiş. Hayreddin Karaman hocamız İmam Rabbani’ye dair eserinde her iki kavramı gayet derli toplu anlaşılır şekilde anlatmış halbuki. 12:30

İbrahim Cücük: Kur’ân-ı Kerîm’in beyanı hadîs-i şerîflere bırakılmazsa, mucizeleri de inkâra gider, akıl devreye girer, akıl metbu nakli tabi yapar. Kur’an-ı Kerîmi sadece akıl tefsir, din felsefeye dönüşür. Ehl-i Sünnete göre nakil yani vahiy metbudur akıl tabidir. Akıl göze benzer, ilim/vahiy ışığa benzer; ışık olmayınca göz göremez, göz olmayınca da ışıktan istifade olmaz. Aklın doğru çalışması doğru bilgiye muhtaçtır. İlim, rehber ve aydınlatıcı kitap ( Hac sûresi 22/8; Lokman 31/20) Her problem ilimle çözülür; ilim ilim ve şrfan sahibi rehberde bulunur; rehber ilmin kaynağı değildir; ilmin kaynağı aydınlatıcı kitaptır. Aydınlatıcı kitap vahiydir o da Kitap ve Sünnettir. Müctehid Kitaba, Sünnete ve icmaa müracaat eder. Müctehidler, Kitabın ve Sünnetin doğru anlaşılmasını sağlamak için iki usul ortaya koymuşlar: Usuliddin ve Usul-i fıkıh.13:35

Aydın Başar: Büyük hadis alimi Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir -Allah ondan razı olsun.- hocamızın Deccal hadisleri hakkındaki görüşü; “Her konuda olduğu gibi Deccal konusunda da zayıf hatta mevzu rivayetler vardır. Bunlara bakıp da mütevatir derecesindeki sahih hadisleri görmezden gelmek ilimle bağdaştırılamaz. Hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre birçok küçük Deccal bir de büyük Deccal vardır. Kıyamet kopmadan önce 30 kadar yalancı Deccal çıkacak hepsi de peygamber olduğunu iddia edecektir.” (s.378) “Server i Enbiya Efedimizin haber verdiği gibi Asr-ı Saadetten bu güne kadar peygamberlik iddiasında bulunan pek çok yalancı ortaya çıkmış ve birçok insanı peşine takmıştır.”( s.379) “Ünlü hadis âlimi ve hafızı Cemmaili Ahbaru’d Deccal adlı eserinde bu konudaki 100 hadisi bir araya getirmiştir. Sahih hadis kitaplarında mu’cemlerde ve müsnedlerde yer alan ve çeşitli sahabilerden rivayet edilen bu kadar hadis elbette mütavatir derecesine ulaşır.” (s.378) “Deccal’in nasıl olduğu ve nerede çıkacağı gibi konularda hadis diye uydurulmuş sözler bulunduğu bir gerçektir. Zaten bu asılsız sözleri yine muhaddislere ortaya çıkarmıştır. Buna karşılık Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere hemen bütün hadis kitaplarında Deccal’e dair sahih Hadisler vardır.” (s, 380) “İşin garibi Deccal hadislerinin zayıf ve uydurma olduğunu söyleyenler sahih hadisleri görmezden geliyor zayıf ve uydurma rivayetleri öne sürüyorlar.” (s.381) Not: Bu yazılar Mehmet Yaşar Kandemir Hoca’nın Ebu Davud’un Kitabüs Sünne’sine yaptığı şerhten alınmıştır. 13:42

Necdet Çağıl: Kıymetli İbrahim hocama ufacık bir katkı: Ehl-i Sünnet’e göre akıl asıl, nakil fer’dir. Zira peygamberlerin muhbir-i sâdık olduğuna hükmeden akıldır. Dolayısıyla aslın reddi bittabi fer’in reddini intac eder. Bu asla İbrahim hocamın sunduğu veriyle bir tenakuz oluşturmaz. Yani hocamın sunduğu tâbi-metbû ikilisine dair tesbit doğrudur. 13:44

Metin Yiğit: “Akıl, şeriat için bir şahid-i müzekkâdır.” Huccetu’l-İslam Ebu Hamid el-Gazâli, el-Mustasfa, I/3. “Akıl ancak şeriatla [vahiy] yol bulur… Akıl, göz ise şeriat ışıktır.” Gazâlî, Meâricu’l-Kuds, s. 57. (el-Mustasfa I/3’e atfen) Peygamberi/muhbir-i sadıkı tanıyıp iman edinceye kadar akıl metbûdur. Ancak tanıyıp iman ettikten sonra akıl tabi, vahiy metbû konumuna geçer. 14:39

Veli Ulutürk: Diyanetin şimdiki tefsiri Kur’an Yolunda da “Hazreti İsa ölmüştür. Geri inmesi için gökte bekletilmesine gerek yoktur,” diyor. 15:04

İbrahim Cücük: Hazreti Îsâ aleyhisselam, sahîh hadîs-i şerîflere göre kıyâmetin kopmasına yakın inecek, Hazreti Peygamber Efendimiz’in –sallellahü aleyhi ve sellem- şeriatiyle amel edecek, adâletle hükmedecek, indikten sonra yedi sene kalacak, Deccâl’i öldürecek sonra da ölecektir. Ebû Hüreyre’nin -radıyellahü anh- rivayetine göre Rasûlullah sallellahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Nefsim/hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki yakında Îsâ b. Meryem aranıza âdil bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal çoğalacak, hiç kimse mal kabul etmeycektir. Öyle ki bu zamanda bir tek secde dünya ve içindekilerden daha hayırlı olacaktır.” Bundan sonra Ebû Hüreyre: İsterseniz şu âyeti okuyunuz: “Ehl-i Kitap’tan hiçbiri yoktur ki, ölümünden önce ona mutlaka iman etmesin. O (Hz. Îsâ) da Kıyâmet günü, aleyhlerinde bir şahid olacaktır. (Nisâ sûresi (4), 159.)” (“Buhârî, “Enbiyâ”, 51, “Büyû’”, 102, “Mezâlim”, 31; Müslim, “Îmân”, 242-243; Tirmizî, “Fiten” 54; İbn Mâce, “Fiten”, 33.)

Hazreti Îsâ’nın doğuşu, Allah Teâlâ’nın onu Yahudilerden kurtarıp alması, göğe yükseltilmesi ve yeryüzüne indirilmesi gibi olaylar alışılmışın dışında harikulade akıl üstü seviyede gerçekleştiğinden kimileri tarafından garip karşılanmıştır. Bu sebeple bazıları Hazreti Îsâ’nın göğe yükseltilmesi ve yeryüzüne indirilmesi ile ilgili âyet ve hadîslerin yorumuna yönelmişlerdir. Meseleye bu şekilde yaklaşanlar, Hazreti Îsâ’nın nüzulü hakkında ilgili âyetlerde açık bir ifade bulunmaması ve buna dair rivayet edilen hadîslerin tevatür derecesine ulaşmamış olmasından dolayı bunun bir inanç konusu haline getirilmemesi görüşündedirler. Bu görüş sahiplerinin ulaştığı sonuca göre nüzûl-i Îsâ’yı benimsememek dinin temel konularından birini inkâr etmek anlamına gelmemektedir. (M. Şeltut, “İsa’nın Ref’i”, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, AÜİFD, Ankara 1978, 23/319 vd.)

Bu görüş sahipleri, Kuran’da “mesih” kelimesine Yahudi ve Hristiyanlarda olduğu gibi “beklenen” anlamının yüklenmemiş olmasını gerekçe olarak öne sürmektedirler. Yine bu düşünceye göre, “halen yaşayan ve bir gün dünyaya dönecek olan Îsâ” inancı, Allah Teâlâ’nın tabiatın işleyişi için koyduğu kanunları (sünnetullah) ihmal etmektedir ve bu sebeple Hazreti Îsâ’yı olağanüstü bir konumda yaşatmak isabetli değildir. Dolayısıyla nassın açıkça beyan etmediği hususlarda tabii olanı yani sünnetullahı esas almak gerekmektedir. (Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İman Esasları, DİB Yay., Ankara 2015, s. 422-423.) Bunun yanı sıra, Kur’ân’daki ilgili beyanlardan “Hz. Îsâ’nın Yahudilerden korunduğu, daha sonra eceli gelince vefat ettiği ve ruhunun göğe yükseltildiği” sonucunu çıkaranlar da olmuştur. (Zeki Ünal, Hz. İsa’nın Dönüşü Meselesi, TDV Yay., Ankara 2014, s. 129.) Hazreti Îsâ’nın yeryüzüne ineceği ile ilgili ayetlerde kesin ve doğrudan ifadeler yerine yoruma açık ve dolaylı ifadelerin kullanıldığı doğrudur. Ancak bu konu ile ilgili hadîs-i şerîflerin ifadeleri ise kesin ve nettir. Kıyamet alametleri bağlamında Hz. Îsâ’nın nüzulü hakkında haber veren hadisler tek başına ele alındığında bunların lafzen mütevatir derecesine ulaşmadığı söylenebilir. Fakat Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inişinin bütün hadis kitaplarında otuz kadar sahabenin diliyle Hz peygamber’den yaklaşık yüz civarında hadisle bildirilmesi, ortada manevî mütevâtir derecesinden söz etmeyi gerektirecek kadar rivayetin bulunduğunu göstermektedir. (Kamil Miras bu hadisler hakkında şöyle der: “Lisan-ı Şâri’den (Hz. Peygamber) şeref sâdır olmuş bu eşrât-ı sâat (kıyamet alâmetleri) haber-i âhad ile menkul olmakla beraber her mümin için bilâ te’vîl kabul ve itikad edilmesi lazımdır.” Kamil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Diyanet Yay., Ankara 1991, VI, 532.) Nitekim Şevkânî; “Mehdî ve Deccal hakkındaki hadislerle Hz. Îsâ’nın inişi hakkındaki hadîslerin mütevâtir olduğunu”; (Muhammed Enver Şâh, et-Tasrîh bimâ tevâtere fî nüzûli’l-Mesîh (tah. Abdulfettâh Ebû Gudde), Mektebü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, Halep, 1968, s. 64.) Teftâzânî; “Mehdî’nin çıkışı ve Hz. Îsâ’nın (a.s.) nüzûlü, kıyâmet alametlerindendir. Bu konudaki rivayetler âhâdî olsa da sahîh haberler olarak gelmiştir. Bu hadîsler, Deccâl’in çıkışı ile ilgili hadîslerin manen mütevâtir olmasına benziyor.”(Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, II, 307.) Kettânî de; “Alimlerin, ‘Hz. Îsâ’nın (a.s.) inişi, Kitap, Sünnet ve İcma ile sâbittir’ dediklerini belirttiktikten sonra şöyle der: Özetle, beklenen Mehdî hakkında gelen hadîs-i şerîfler mütevâtirdir, yine aynı şekilde Deccal hakkında gelen hadîsler de yine Îsâ b. Meryem hakkında gelen hadîsler de mütevâtirdir.” (el-Kettânî, Muhammed b. Ca’fer, Nazmu’l-mütenâsir mine’l-hadîsi’l-mütevâtir, Beyrut 1400/1980, s. 147.) demektedirler.

Mütevâtir, lafız ve mâna olmak üzere iki kısımdır. Bu hadîsler manen mütevâtirdirler. Çünkü bu konuda mütevâtir haddine ulaşmış çok hadîs vardır. Kur’ân-ı Kerîm’deki nice âyetlerin açıklama yetkisinin Hz Peygamber’e bırakıldığı gerçeğinden hareketle, böyle önemli bir konuda da açıklama yapma yetkisinin Hz. Peygamber’e verilmiş olması tabiidir. Örneğin Hz. Îsâ ile ilgili bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, adaletli bir hükümdar olan Meryem oğlu Îsâ’nın aramıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal dağıtacaktır. Mal o kadar çok olacak ki kimse kabul etmeyecektir.” (Buhârî, “Büyû”, 102; Tirmizî, “Fiten”, 54; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 240, 272, 290, 394.) Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm, Hz Îsâ’ya mensup olan Ashab-ı Kehf’in 309 sene mağarada uyur vaziyette yarı ölü bir hayat yaşadıklarını daha sonra diriltilip ecellerini tamamladıktan sonra öldüklerini haber vermektedir. (Kehf sûresi (18), 9-27.) Hz Îsâ’ya mensup olanlara lütfedilen böylesi bir nimet, tevhîd davasının asıl sahibi olan Hz Îsâ’ya niçin lütfedilmesin ki? Ayrıca Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilmesini ve kıyametten önce gelişini ifade eden nüzûl-i Îsâ meselesi, Ehl-i Sünnetin inanç esaslarından biri olarak kabul edilmiş ve tarih boyunca bu inanç devam etmiştir. (Kevserî, Makâlât, s. 352-353.)

Ehl-i Sünnetin bu kabulü, geleneğin ortak kabulüne aykırı davranmamak adına sürdürülen bir inanç değildir. Dolayısıyla mesele hakkındaki güncel tartışmalar her ne kadar bu konunun zayıf birtakım deliller üzerine bina edilmiş olduğu izlenimini verse de işin aslı öyle değildir. Çünkü Ehl-i Sünnet belgelenmemiş, ispatlanmamış bir hususu inanç konusu yapmaz. Sünnî âlimlerin çoğunluğuna göre bir kıyamet alameti olarak Deccal’in ortaya çıkmasından sonra Hz Îsâ gökten inecek, Deccal’in etkilerini ortadan kaldıracak, 7 veya 40 yıl Hz Muhammed’in şeriatına bağlı olarak hak dini hâkim kılacak, bundan sonra da kıyamet kopacaktır. (Bekir Topaloğlu, age., s. 422-423.) Ehl-i Sünnetin konu hakkındaki görüşü akaid eserlerinde “kıyamet alametlerinden nüzûl-i Îsâ haktır, inanırız” şeklinde yer almaktadır. (Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s. 58; Pezdevî, Ehli Sünnet Akaidi, çev. Ş Gölcük, İstanbul 1980, s. 352.) Eş’arî’ye (ö. 330/941) göre, Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ’yı göğe yükseltmesi hakkında ümmetin icması bulunmaktadır. Yine ona göre Deccal’ın çıkacağını ve Hz. Îsâ’nın onu öldüreceğini tasdik etmek gerekmektedir. (Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, s. 295.) Mâtürîdî’ye (ö. 333/944) göre, Yahudiler Hz. Îsâ’yı öldürmek amacıyla ona tuzak kurmuşlar, fakat Allah Teâlâ onu göğe çıkarmak ve içlerinden birisini ona benzeterek öldürmelerini sağlamak suretiyle tuzaklarını başlarına çevirmiştir. (Mâtürîdî, Te’vîlât, II, 307-308, VIII, 342.)

Konu hakkındaki rivayetlere dayanarak Hz. Îsâ’nın kıyametten önce ineceğini ve kendisine tabi olanlarla birlikte kâfirlerle savaşacağını söyleyen Mâtürîdî’ye göre, Allah Teâlâ Hz. Îsâ’yı düşmanlarının arasından ruh ve bedenle birlikte almıştır. (Mâtürîdî, Te’vîlât, II, 316-317, VI, 202-203.) Nesefî (ö. 710/1310), Hz Peygamber’in bildirdiği Deccal’in ortaya çıkışı, Dâbbetülarz, Ye’cüc ve Me’cüc, Hz Îsâ’nın dünyaya dönüşü, güneşin batıdan doğuşu, on kişinin cennetle müjdelenişi haberlerinin hak olduğunu söylemiştir. (Nesefî, el-Umde, çev. Temel Yeşilyurt, Malatya 2000, s. 66.) Teftâzânî (ö. 793/1390), Hz. Îsâ’nın göğe yükseltildiğini, bir çeşit canlı olduğunu, kıyametten önce Hz. Muhammed’in dinini yaşamak için tekrar geleceğini kaydetmiştir. (Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, II, 310.) Kevserî (1879–1952) Teftâzânî’nin “Ye’cüc ve Me’cüc’ün hurucu, Îsâ’nın nüzulü, güneşin batıdan doğması, Dâbbetülarz’ın hurucu haktır” görüşünü bu görüşe katılarak nakletmiştir. (Kevserî, Nuzulü İsa Meselesi, s. 97.) Nüzûl-i Îsâ meselesi, Ehl-i Sünnet akaidinde müdellel bir kabule dayanmaktadır. Zira bu inancın delili olan âyetler ve hadîsler, Ehl-i Sünnet inancına dair temel kaynaklarda yer almaktadır. Bu delillere göre Hz. Îsâ öldürülmemiş, asılmamış, bir başkası ona benzetilmiş, Allah Teâlâ Hz. Îsâ’yı teveffi ederek kendine yükseltmiştir ve Hz. Îsâ ölmeden önce bütün Ehl-i Kitap ona iman edecektir. Burada ilgili âyetler konunun seyrini takip eden başlıklar altında incelenecektir.

1) Hz. Îsâ Öldürülmemiş ve Asılmamıştır: “Bir de ‘Allah elçisi Meryemoğlu Îsâ Mesih’i öldürdük’ demeleri yüzünden (lanetlendiler). Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler; (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler. Onun hakkında ihtilafa düşenler bu konuda tam bir şüphe içindedirler. Bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmemişlerdir.” (Nisâ sûresi (4), 157.) Bu âyet, öncesindeki âyetlerle birlikte ele alındığında, birtakım yanlış fiillerinden ve sözlerinden dolayı kalplerinin mühürlendiği anlaşılmaktadır. Nitekim onlar verdikleri sözü bozmuşlar, Allah’ın ayetlerini inkâr etmişler, peygamberleri haksız yere öldürmüşler, kalplerinin örtülü olduğunu söylemişler, Hz. Meryem’e büyük iftira atmışlar, Hz. Îsâ’yı öldürdüklerini iddia etmişlerdir. (Nisâ sûresi (4), 155-156.) İşte yukarıdaki ayette Yahudilerin ve onlara tabi olan Hıristiyanların (Matta, 27/62; Markos, 15/42; Luka, 23/54; Yuhanna, 19/31) Hz. Îsâ’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğü iddialarına cevap verilmiştir.

2) Hz. Îsâ Göğe Yükseltilmiştir: “Bilakis Allah onu kendine yükseltmiş/kaldırmıştır. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir” (Nisâ sûresi (4), 158.) Bu âyette, Hz. Îsâ öldürülmediyse kendisine ne olduğu sorusu cevaplandırılmıştır. Âyetin sonunda Allah Teâlâ’nın azîz ve hakîm olduğunun bildirilmesi, Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilmesinin üstün bir güçle gerçekleştirilen yerli yerince bir iş olduğuna işaret etmektedir. Zikredilen her iki âyetin de onların “biz öldürdük” iddiasının cevabı olduğuna ve “siz değil tam aksine Allah öldürdü” denmediğine, iddiaya verilen cevabın yükseltme/ref olduğuna dikkat edilmelidir. Nitekim bu cevap, Hz. Îsâ’nın ölmediğinin ifadesidir. Çünkü Yahudiler her ne şekilde olursa olsun ölenin ruhunu alanın Allah Teâlâ olduğunu zaten bilmekteydiler. Bu sebeple “Bilakis Allah onu kendine yükseltmiş/kaldırmıştır” âyetini “Allah onu önce öldürmüş sonra da ruhunu kendine yükseltmiştir” şeklinde anlamak Yahudilerin itiraz edeceği bir cevap değildir. Üstelik böyle bir cevap Yahudilerin iddiasını reddetmek değil, onları desteklemek olur. Hâlbuki ayet onların iddiasını çürütmek için gelmiştir. (Kevserî, Muhammed Zâhid, Nazratün âbiratün fî mezâımi men yünkiru nüzûli Îsâ a.s. kable’l-âhire, Kahire 1943, s. 60-61.) Öte yandan Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ’yı sadece ruhu ile yükseltmiş olması, onun öldürülmesine aykırı olmazdı. Çünkü nice peygamberler öldürülmüş, şehit edilmiş sonra da ruhları yükseltilmiştir. Hâlbuki bu ayette Hz. Îsâ’nın yükseltilip kaldırılması, “bilakis” ifadesiyle öldürülmesine zıt olarak gösterilmiş, öldürülmediğine delil getirilmiştir. Bu durum gösteriyor ki, Hz. Îsâ’nın yükseltilmesi ruh ve beden ile olmuştur. Âyet, Hz. Îsâ’nın ölmediğini, hayatta olduğunu göstermektedir. (Kevserî, Makâlâtü’l-Kevserî, s. 93-94.)

3) Hz. Îsâ Ruh ve Bedenle Hayattadır: “Ey İsa! Muhakkak seni Ben vefat ettireceğim (teveffi) ve kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i Imran sûresi (3), 55. Mâtürîdî, “…sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım” ifadesini tefsir ederken şunları söylemiştir: “İnkâr edenleri kahretmek, öldürmek ve galip gelmek yoluyla onları üstün kılması veya âhiretteki makamları ve dereceleri itibariyle üstün kılması kastedilmiş olabilir. Bazı kıssalarda aktarıldığı üzere, gökten inip kendisine tabi olanlarla birlikte bütün kâfirleri öldürmek suretiyle yeryüzünü kâfirlerden arındıracağı da kastedilmiş olabilir. Bu, onu arındırmak ve ona tabi olanları inkâr edenlerden üstün kılmaktır.” Mâtürîdî, Te’vilâtü’l-Kurân Tercümesi, II, 352.) Bu âyet, Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilmesinin niteliği hakkında bilgi vermektedir. Diğer bir ifadeyle ruh ve beden ile yükseltilmenin nasıl olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklamaya bakılınca “yükseltme” eyleminden önce “teveffi/vefat” kelimesinin geçtiği görülmektedir. Buna göre Hz. Îsâ, önce teveffi edilecek ardından yükseltilecektir. Teveffinin mahiyeti ise Kuran’da şöyle açıklanmıştır: “Allah, ölüm (mevt) zamanı gelince nefsleri vefat ettirir (teveffi). Ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar (imsak), diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır (irsal). Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Zümer sûresi (39), 42. ) “Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit (ve örnek) idim. Ama beni vefat (teveffi) ettirdiğinde artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.”( Maide sûresi (5), 117.) Burada vefatı iki şekilde anlamak mümkündür: Almak (kabz) ve ölüm (mevt). Çünkü bu kelime, “ahde vefa, ölçüyü ve tartıyı tam yapmak, birinden bir mal ya da herhangi bir şeyi geride bırakmaksızın tümüyle almak, can almak, ruhu kabzetmek, ölüm” manalarına gelir. (Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Kahraman Yay., İstanbul 1986, s. 829-830.)

Ayette “mevt” kelimesinin hakiki manası “ölüm” olduğuna göre “vefat” kelimesi ölüm anlamında mecazdır. O halde vefatın hakikî manası “almak (kabz)” şeklindedir. Buna göre ruhun alınması mutlaka ölüm demek değildir. Bûtî de teveffi kelimesinin “almak” ve “kabzetmek” manasına geldiğini belirterek ölüm manası ile birebir karşılanmasına itiraz eder ve ölüm manasını vermenin lügat bilmemekten kaynaklandığını söyler. (Bûtî, Kübra’l-Yakîniyyâti’l-Kevniyye, Dâru’l-Fikr, Dımaşk 1993, s. 329.) Ayetten anlaşılan o ki, teveffi kavramı uyku ve uyku dışında ruhun alınmasını ifade etmektedir. Ruhun uyku dışında yani bilinç kaybının olmadığı durumda alınmasıyla ölümün vaki olduğu, ruh ile beden arasındaki irtibatın tamamen koptuğu anlaşılmaktadır. Nitekim “ölüm (mevt) zamanı gelince” ibaresi bunu anlatmaktadır. Ruhun uykuda alınmasının ise iki sonucu bulunmaktadır. Birincisi, ölümüne hükmedilenin ruhunun tutulup alıkonmasıdır (imsâk). Bu durum, bir daha uyanamayan kişinin halini anlatmaktadır. Ölüm anlamında ruhu alınıncaya kadar bu kişinin hayati işlevleri devam etmiş ve ardından ölüm vaki olunca hayatiyeti sona ermiş, böylece ölüm gerçekleşmiştir. İkincisi, ölümüne hükmedilmeyenlerin ruhlarının belirli bir süreye (ecel) kadar salıverilmesidir (irsâl). Bu durum, uykusundan uyanan kişinin halini anlatmaktadır. Uykuya dalınca bu kişinin de ruhu alınmıştır. Fakat her ne kadar bilinç bulunmasa da hayatiyet devam etmektedir. Kişi uyanınca hayatiyet ve bilinç birlikte hareketi sürdürmektedir. Sonuç itibariyle teveffi kavramı mutlaka ölüm demek değildir. Bu sebeple, ayette ruhların alınmasının/teveffi önce, ölümün/mevt sonra gelmiş olmasına bakarak ruh alınınca ölüm vaktinin mutlaka gelmiş olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü ölüm vakti gelmediği halde uyuyanın ruhu da alınmaktadır. Ayrıca eğer kelime ölüm manasına gelseydi mevt kelimesinin anlamsız olması gerekirdi. Hâlbuki Allah’ın kelamında anlamsız kelimenin olması düşünülemez. (Kevserî, Nazratün Abirah, s. 78-79.) Öte yandan teveffinin süresi kısa ya da uzun olabilir. Nitekim Ashab-ı Kehf’in teveffisi 309 yıl sürmüştür. (Kehf sûresi (18), 25.)

Buraya kadar verilen bilgiler gözden geçirilecek olursa, Hz. Îsâ’nın yükseltilmesinin ruh ve beden ile olduğu, bunun mahiyetinin ise teveffi/vefat ile açıklandığı görülür. Ruh ve beden birlikteliği henüz ölümün vaki olmadığını açıkça ortaya koyduğuna göre, Hz. Îsâ’nın hayatiyeti devam ediyor demektir. Teveffinin mutlaka ölüm anlamına gelmemesi de bunu teyit etmektedir. Ashab-ı Kehf’te olduğu gibi bunu bir tür “bedeni vefat ettirme” yani beslenmeye ihtiyaç hissetmeksizin canlı olma şeklinde anlamak mümkündür. Buna göre “seni ben vefat ettireceğim” ayeti “seni ben dünyadan çekip alacağım” şeklinde anlaşılır. (Kevserî, Nazratün Abirah, s. 78-79.) Öte yandan, âyette geçen “seni ben vefat ettireceğim” ifadesini İbn Abbas’ın “seni ben öldüreceğim” diye açıkladığına dair rivayeti, (Taberî, Câmiu’l-beyân, IV, 100. Teveffi/vefat kelimesinin hakiki ve mecâzî anlamları bu derece açıkken İbn Abbas’ın bu kelimeyi niçin hakiki ölüm manasında tefsir ettiği hakkında Mâturîdî “Hz. İsa’nın tapınmaya layık bir varlık olmadığı bilinmiş olsun” şeklinde yorum yapmıştır. Mâtürîdî, Te’vilâtü’l-Kurân Tercümesi, (Bekir Topaloğlu, Kemal Sandıkçı), II, 349-350) “hakikî manada ölümün ardından yükseltme” şeklinde anlamak, Yahudilerin iddiasını cevapsız bırakmak olur. Zira onlar Hz. Îsâ’yı katlettiklerini öne sürmüşlerdir ve bu şekilde de olsa gerçekte öldürenin Allah Teâlâ olduğunu bilmektedirler. O halde bu tefsir, hakikî manada ölümün gelecekte olacağının delilidir. Bu manayı pekiştirmek üzere bazı âlimlere göre ayette takdim-tehir vardır. Bu, âyetin “seni kemalime yükselteceğim sonra gökten yere inmenin ardından öldüreceğim” anlamına gelmesi demektir. Ancak burada ister takdim-tehir olsun ister olmasın hüküm bakımından aynıdır. Çünkü bir şeyin takdim veya tehir edilmesi halinde elde edilecek hüküm, takdim-tehire göre değişmemektedir. Zira önce zikredilen nice şey hükümde sonraya kaldığı gibi, sonra zikredilen nice şey de hükümde daha önce gelmiştir. Durum böyle olunca, bir şeyin önce zikredilmesi halinde hükmünün de önce, sonra zikredilmesi halinde hükmünün de sonra olmasının gerektiğine dair bir işaret yoktur. Velhasıl takdim-tehir olduğunda önce yükseltme sonra hakikî manâda ölüm, olmadığında ise önce uyku hali gibi mecazî manada ölüm sonra yükseltme vaki olacaktır.

Anlaşılan o ki, “…kendime yükselteceğim” (Âl-i Imran sûresi (3), 55.) ve “Bilakis Allah onu kendine yükseltmiş/kaldırmıştır” (Nisâ sûresi (4), 158. ) ayetlerinden dolayı Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilmesi konusu tartışmaya mahal vermeyecek kadar nettir. Yükseltmenin ifade edildiği “rafea” fiilinin Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde “maddeyi yükseltme” anlamında kullanılmış olmasından (Bakara sûresi (2), 63, 127; Nisâ sûresi (4), 154; Yusuf sûresi (12), 100; Ra’d sûresi (13), 2; Meryem sûresi (19), 57; Hucurât sûresi (49), 2; Tûr sûresi (52), 5; Rahmân sûresi (55), 7; Vâkıa sûresi (56), 3; Nâziât sûresi (71), 28; Ğâşiye sûresi (88), 13, 18.) hareket eden müfessirler onun ruh ve bedenle göğe yükseltildiğini ifade etmişlerdir. (Mücâhid, Tefsîr, Beyrut ty., I, 181; Semerkandî, Tefsîru Ebi’l-Leys, I, 69b; Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâm, Kahire 1967, IV, 99-10; Ebussuud, İrşâdüakli’s-selîm, Mısır ty., I 242; Zuhaylî, et-Tefsîru’l-münîr, Beyrut 1991, VI, 20-21; Sâbûnî, Safvetü’t-tefâsîr, İstanbul ty., I, 317.) Müfessirlerin “yükseltme (ref‘)” kavramına “canlı beden yükseltmesi” manasını Hz. Îsâ’nın tekrar dünyaya döndürüleceği manasını elde etmek için verdikleri ve söz konusu takdim-tehiri bu görüşü desteklemek için yaptıkları iddiası, (Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İman Esasları, DİB Yay., Ankara 2015, s. 422.) Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilmesinin sadece ruhen olduğu düşüncesi (Reşid Rıza, Tefsîru’l-menâr, Beyrut ty., III, 317; Merâğî, Tefsîr, Beyrut 1974, III, 169.) ve onun Yahudilerden korunduğunu, daha sonra eceli gelince vefat ettiğini ve ruhunun göğe yükseltildiği (Zeki Ünal, Hz. İsa’nın Dönüşü Meselesi, TDV Yay., Ankara 2014, s. 129.) tezi de yukarıdaki açıklamalara bakıldığında tutarlı görünmemektedir.

4) Bütün Ehl-i Kitap Hz. Îsâ’ya İman Edecektir: “Ehl-i Kitaptan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyamet günü aleyhlerinde bir şahid olacaktır.” (Nisâ sûresi (4), 159.) Bu ilahî kelamdaki “ölümünden önce” ifadesini iki şekilde anlamak mümkündür. İlk anlam, “ölüm vakti gelen her bir Ehl-i Kitap ölmeden önce ona iman edecek” şeklindedir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre Yahudiler ile Hıristiyanlar Ehli Kitaptır ve Hıristiyanlar zaten ona inanmaktadırlar. Bu durumda Yahudiler de ölmeden önce ona inanacaklar demektir. Ancak Hz. Îsâ’nın yeryüzüne indirilişine kadarki Yahudilerden ona inanmayanların varlığı, söz konusu inanmanın daha sonra olacağını göstermektedir. Bu sebeple Hasan-ı Basrî’nin de ifade ettiği gibi ayetteki “ölümünden önce” ifadesini “Hz. Îsâ’nın ölümünden önce” şeklinde anlamak gerekmektedir. Bu durumda âyetin anlamı, “Îsâ gökten inince herkes ona iman edecek” şeklindedir. Şöyle ki, Deccal ortaya çıkınca Cenabı Hak Hz. Îsâ’yı indirecek ve o da Deccal’i öldürecektir. Bunun üzerine Ehl-i Kitabın geride kalanı ona iman edecek, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan müslüman olmayan kimse kalmayacaktır. (Taberî, Câmiu’l-beyân, VI, 18-20; Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, II, 733-734.)

5) Hz. Îsâ Kıyamet Alametidir: “Şüphesiz o, Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.” (Zuhruf sûresi (43), 61.) Bu âyetin öncesinde Hz. Îsâ’nın, kendisine nimet verilen ve İsrailoğulları’na örnek kılınan bir kul olduğundan, şayet dileseydi Allah Teâlâ’nın insanlar yerine yeryüzünde insanların yerine geçecek melekler yaratmış olacağından bahsedilmiştir. Mâtürîdî’ye göre ayetteki “le-ılmün” kıraati, “Hz. Îsâ’nın iniş bilgisi” ile tevil edilebilmektedir. (Mâtürîdî, Te’vîlât, XIII, 265-266.) Bunun yanında “le-alemün” şeklindeki kıraate bakıldığında, Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inişinin kıyametin alametlerinden biri olduğunu da söylemek mümkündür. Bu durumda ayetin manası “Muhakkak ki Meryem oğlu Îsâ kıyametin kopmasının alâmetidir” şeklindedir. (Kevserî, Nazratün Abirah, s. 103-104.) Âyette Hz. Îsâ’nın kıyametin bilgisi ya da alameti olması, onun kıyamete yakın bir zamanda var olmasını gerektirmektedir. Hâlbuki Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında 600 yıllık bir zaman dilimi bulunmaktadır. Kıyamete Hz. Muhammed (s.a.s.) daha yakın göründüğüne göre onun kıyamet alameti olması daha makul görünmektedir. Fakat ayet Hz. Îsâ’nın alamet olduğunu haber vermektedir ve bu durum Hz. Îsâ’nın kıyamet öncesinde yeryüzüne ineceğine işaret etmektedir. Yine Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivayetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İmamınız (devlet başkanı) sizden olduğu halde Meryem oğlu (Îsâ a.s.) aranıza indiği zaman (Îsâ da imamınıza uyduğunda) acaba sizler nasıl olursunuz?” (Buhârî, “Enbiyâ”, 51; Müslim, “Îmân”, 244-245.) Diğer bir hadîs-i şerifte de Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir tâife hakka yardımcı olarak kıyâmete kadar çarpışmakta devam edecektir. Sonra Meryem’in oğlu Îsâ (a.s.) inecek ve müslümanların emîri ona: Gel bize namaz kıldır, diyecek, o da: Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olmak üzere sizler birbirinize emîrsiniz, diyecektir.” (Müslim, “Îmân”, 247; Buhârî, “Enbiyâ”, 51; Ahmed b. Hanbel, III, 345, 384.)

Bu iki hadîs-i şerîfteki emîrden ve imamdan maksad Mehdî’dir. İbn Hacer el-Askalânî, Buhârî şerhinde, Ebû’l-Haseni’l-Has’î’l-Ebedî’nin, Menâkıbüş-Şâfiî kitabındaki şu değerlendirmeleri aktarmaktadır: “Mehdî’nin bu ümmetten olduğuna ve Hz. Îsâ’nın (a.s.) da Mehdî’nin arkasında namaz kılacağı haberleri mütevâtirdir. Hz. Peygamber’in: “İmamınız kendinizden olduğu halde” buyurması, İncil ile değil Kur’ân’la hükmedecek veya Şerîat-i Muhammediyye her asırda ilim ehlinden bir tâifede bulunarak kıyâmete kadar aralıksız devam edecek, demektir. Mehdî’nin kendisine “Gel bize namaz kıldır!” dediğinde Îsâ (a.s.), eğer imam olarak öne geçseydi gerçekten bir problem olurdu ve Mehdî’nin bu sözü “vekil veya kendi şerîatini uygulayıcı olarak öne geçmeyi uygun görür müsün?” mânasında algılanırdı. Ama Îsâ (a.s.), şüphe tozuyla tozlanmaması için namazı cemaat olarak Mehdî’nin arkasında kıldı (kılacaktır).” (Askalânî, İbn Hacer, Fethu’l-bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî (tah. Muhammed Fuad Abdulbaki, Abdulaziz Abdullah b. Bâz), Mekke ts. VI, 493, 494.) 15:17

Aydın Başar: Diyanet Kuran Yolu Nisa 155-161 ayetin tefsirinde geçen ifadeler şunlar: “Bütün bu açıklamalar şu kanaatimizi teyit etmektedir: Kesin olan, Hz. Îsâ’nın yahudiler tarafından çarmıha gerilerek, omurgası parçalanarak öldürülmediği, Allah Teâlâ’nın kulu ve elçisini onların elinden bir şekilde kurtardığı, onu daha sonra vefat ettirdiği ve kendine yükselttiğidir.”, “Allah nezdinde olmak, Allah’a yükseltilmek maddî olarak anlaşılamaz. Çünkü Allah zamandan, mekândan ve maddeden münezzehtir.”, “Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir; bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür.”
Kuran Yolu Tefsirinde (Ali İmran 45) İncil’e Yaklaşım Konusunda Bir İki Cümle: “Ancak toplu bir bakış sağlamak üzere İnciller’de ve Kur’an’da Hz. Îsâ hakkında yer alan bilgilerin burada özetlenmesi yararlı olacaktır.”, “Hz. Îsâ’nın dünyaya gelişiyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de ve İnciller’de verilen bilgiler arasında benzerlikler ve farklılıklar vardır. “, “ Hz. Îsâ’nın hayatının tebliğ faaliyetine başlamasına kadarki dönemiyle ilgili olarak İnciller’de yer alan bilgiler özetle şöyledir: “, “Hz. Îsâ’nın bir veya üç yıl süren tebliğ faaliyeti sırasında gelişen olaylar –onun biyografisi niteliğinde olan– İnciller’de geniş biçimde ele alınmaktadır.“, “İnciller’e göre Hz. Îsâ babasız dünyaya gelmiştir; hıristiyanlar bu durumu onun Tanrı’nın oğlu olmasıyla açıklar ve Hz. Îsâ’nın Tanrı’nın oğlu olduğuna inanırlar. “, “Nitekim Hz. Îsâ da bugün elde bulunan İnciller’de yer alan şu cümleleriyle buna işaret etmiştir:” Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 565-575 15:44

Mustafa Asım Küçükaşcı: İbrahim hocam Allah razı olsun. Hadislere Hıristiyanlık tan tesir ihtimali Özcan Hıdır hocamızın ihtisas sahası. Acaba nüzul-i İsa hususunda böyle bir ihtimal görünüyor mu hocam? 15:45

Süleyman Ramazanoğlu: Yusuf Şevki Yavuz değerli Âlim, Muderris, Vâiz, merhum Haci Hasan Rami Yavuz hocamın oğlu ve talebesidir. Merhum Haci Hasan Efendinin İtikadı İmam Âzam- İmam Mâtürîdî- İmam Nesefî silsilesine dayanmaktadır. İtikad bölümünde tedris ettiği temel kaynak eser İmam Nesefînin Akâid metni ve bu metne İmam Taftazânî tarafından tasnıf edilen “Şerhul Akâid” ile Adudiddîn el Îcinin al Adudiyye metninin şerhi olan “Celâl” idi. Yusuf Şevki Yavuz bizden sonra okudu, bu eserleri merhum babasından hangı ölçüde okuduğunu bilmiyoruz. Diyanet İslam Ansiklopedisine gelince: Yıllardan beri söylüyoruz inşallah bir gün gerçekleşir ve gerçekleştiğini görmek nasıp olur. BU ANSİKLOPEDİNİN İTİKADLA İLGİLİ BÜTÜN MADDELERİ ÇIKARTILIP BİR YERLERE ATILMALI, YERİNE EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT İTİKADI ÜZERE, O MADDELER YENİDEN YAZILMALI, BÖYLECE İSLAM ANSİKLOPEDİSİ MÜSLÜMANLAŞTIRILMALIDIR. Selam ve muhabbetlerimizle. 16:02

Coşkun Yılmaz: DİA Müslümanlarının ortaya koyduğu en önemli ve ansiklopedi çalışmasıdır. Emsali de hala ne yazık yok. Eksik ve hataları var mı var. Her şeyden önce güncellenmeli. Ancak böylesine keskin bir itham ve yok sayma insaf ve ilmi anlayışla da bağdaşmıyor. Tenkit ve teklif ayrı, toptan ret ayrıdır. DİA ve İslam, ne yazık ki, Müslümanların son 150 yıllık tarihinde ortaya koydukları en önemli kültür ve eğitim projesidir. Takdir etmek, tekliflerimizi sunmalı ve daha iyileri için kolları sıvamalıyız. Bizden olanın kıymetini bilmek bizi yüceltir. 16:08

Veli Ulutürk: Aydin bey, ben aklımda kaldığına göre mealen yazmıştım. Siz bulmuşsunuz teşekkür ederim. O zaman kitaplık çapta onca rivayet ne olacak simdi? 16:12

Abdullah Yıldız: Bu tür tartışmalar bana, Peygamber Efendimizin (s.a), Kıyamet ve alametleri hakkındaki sorulara verdiği şu cevabı hatırlatır: “SEN KIYAMET İÇİN NE HAZIRLADIĞINA BAK!” 16:20

Rahmi Yaran: Hz. İsa’nın nüzulünü ısrarla rddedenler Âlü Imrân suresi 55. ayetindeki متوفيك ve Mâide suresi 117. ayetindeki توفيتني kelimesinden onun kesinlikle öldüğü sonucunu çıkarıyorlar. Malumunuz bu iki kelime وفى kökünden türeyen توفى fiilinden olup biri mazi, biri ism-i fail formundadır. توفى fiilini anlamlandırırken Zümer suresinin 42. ayetini de göz önünde bulundurmak lazım. Burada da aynı fiilin muzari formu يتوفى şeklinde kullanılmış ve Allah’ın nefisleri ölüm anında ve uyku anında vefat ettirdiği belirtilmiştir. Soru: Vefat ettirmek, öldürmek ile aynı mıdır yoksa farklı bir manası mı vardır. Beyzavi (والتوفي أخذالشيء وافيا والموت نوع منه) diyerek aralarındaki farkı ve irtibatı belirtiyor. 16:25

Mehmet Akif Can: Muhterem hocam, vefat kelimesinin manasından bağımsız olarak Maide 116 ve 117. Ayetlerde anlatılan ve Allah cc ile Hz İsa arasında gerçekleşen konuşmada Hz İsa’nın Kuran’da mezkur ilk vefat sonrası Dünyada ne olup bittiğinden habersiz olduğu anlaşılıyor sanki? 16:30

İbrahim Cücük: (Rahmi Yaran’a cevaben) Kıymetli hocam ikisi arasındaki farkı gönderdiğim yazıda belirtmeye çalıştım. 16:34

İbrahim Cücük: (Abdullah Yıldız’a cevaben) Soru güzel cevap daha güzel elbette. 16:36

Aydın Başar: (Rahmi Yaran’a cevaben.) Allah razı olsun her vefat kelimesi ölmek demek değilmiş bunu anlıyoruz. 17:14

Aydın Başar: Ahir Zamanda Hazreti İsa’nın nüzulü ile ilgili hadis alimi Prof Dr. Mehmet Yaşar Kandemir -Allah ondan razı olsun- Hocamızın değerlendirmeleri: “Hazreti İsa’nın yeryüzüne ineceğini belirten 70’ten fazla hadis-i şerifin önemli bir kısmı sahih rivayetlerdir.”(s.357) “Kadı İyaz şunu belirtmiştir: Hazreri İsa’nın yeryüzüne ineceği ne ve deccal öldüreceğine dair sahih hadis-i şerifler vardır İşte bu sebeple Ehl-i Sünnet vel cemaate göre Hz İsa’nın nuzulü hak ve gerçektir” (s.360) “İbn Kesir bu konudaki hadislerin Mütevatir derecesinde olduğunu söylemiştir.” (s.361) “Zahid Kevseri ilgili eserinde Hazreti İsa’nın öldüğünü, kıyametin kopmasından önce yeryüzüne inmeyeceğim iddia edenlerin görüşlerini çürütmüştür.” (s. 361) Nasruddin Elbani bu konuda ileri geri konuşanların hadislerin tariklerini incelemediklerini, şayet inceleseler onların da İbni Hacer el Askalani ve benzeri gerçek hadis alimleri gibi bu rivayetlerin mütevatir kabul edeceklerini belirtmekte, böylesi bir din ve akaid konusunda yetkisi bulunmayan kimselerin konuşmasını üzüntü verici olduğunu ifade etmektedir.” (s. 362) “Hazreti İsa’nın yeryüzüne ineceği ne dair hadisler mütevatirdir. Bu konuda mütevatir değil sahih bir hadis bile bulursa, bir Müslümanın onu kabul ve tasdik etmesi gerekir. Çünkü böyle bir hadis dinde delil kabul edilir.” (s.363) “Zikredilen ayet ve hadisi şerifler Hazreti İsa’nın kıyametten önce yeryüzüne ineceğin açıkça göstermektedir. Ayet ve hadislere gönülden inanan Ehli Sünnet vel cemaate bağlı Müslümanlar bunun böyle olduğunu tereddütsüz kabul ederler. Kabul etmeyenler İçinde söylenecek fazla bir söz yoktur.” (s.365) “Allah onu kendi katına yükselmiştir ayet-i kerimesi Hazreti İsa’nın hem bedeni hem de ruhu ile Allah Teala’nın huzuruna çıkarıldığını göstermektedir.” (s.366) “Kur’an-ı Kerim’deki her vefat kelimesi ölüm anlamında değildir.” (s. 367) “Son söz olarak şunu bir daha belirtelim. Hazretş İsa’nın ahir zamanda yeryüzüne ineceği hem ayet hem hadisler hem de İcma-i Ümmet ile kesinlik kazanmıştır.” (s.369) Not. Bu bilgiler Prof Dr Mehmet Yaşar Kandemir hocamızın Hadis Karşıtları Ne Yapmak İstiyor adlı eserinden alınmıştır. 17:15

Aydın Başar: Prof. Dr. Özcan Hıdır hocamızın konu üzerinde çalışmaları var, bilgilerini merakla bekliyoruz. 17:33

Süleyman Ramazanoğlu: Selamün aleyküm değerli Abdullah Yıldız bey. Resülüllah sallellahu aleyhi ve sellem: “Kıyamet ne zamandır” diyen Sahabiye “Onun için ne hazırladın” diye buyurmuştur. Biz de soruyu soran sahabînin verdiği cevabın benzerini verebiliriz. Basılmış kitabımız yok, büyük hizmetler yaptığımız iddiasında da değiliz ama Allah’ı, onun Kitabı Kur’an’ımı, onun Resülünü/Peygamberimi, Dinimi/ İslam’ı, mensubu olduğum Ehli Snnet’i ve Ehli Sünnet İtikadını çok seviyorum, ona zarar vermemeye çalışıyorum, zarar verdiklerine inandıklarımın karşısına dikilip elimizden geldiği kadar caydırmaya, vaz geçirmeye, olmazsa fikirlerini çürütmeye çalışıyoruz. Biz Ansiklopedinin tamamı için bir şey demedik, sâdece İtikada taallük eden maddelerinin çıkartılıp atılmasını, yerlerine doğrularının yazılmasını söyledik. Bir örnek verelim: Çok değer verdiğiniz birkaç zat misafiriniz olsa, itina ile çay demleyip ortaya getirseniz, bu arada torununuz çocuk gelse demliğin kapağını kaldırıp içine tükürse ne yaparsınız? O çayı misafirlerinize içirmede ısrar mı edersiniz yoksa değiştirip yenisini hazırlayarak, mide bulandırmayanı mı ikram edersiniz? Biz emeği inkar etmiyoruz ama -mâzur görün-bu emeğin içine tükürenler var, bunların temizlenmesinin gerekli olduğunu söylüyoruz. Allah’a emanet olunuz. 17:36

Yazarlar ve Hocalar Sekreteri: Bütün hocalarımızın görüşleri kıymetlidir. Hepsi de bizimdir. Hocalarımızın fikir ve düşünceleri baş üstünedir. Bu anlamda grubumuz güzel ve özgür bir ortamdır. 17:41

Necdet Çağıl: (Süleyman Ramazanoğlu’na cevaben) Bu ifade biraz ağır değil mi; zira “bütün maddeleri..” derken tamimen sahih olan onca görüş mu’tel ve müttehem konumuna indirgenmiş oluyor. Hani var ya; bütün genellemeler tehlikelidir; hatta bu bile. 17:47

Aydın Başar: Muhterem hocam, elbette ansiklopedi bizim gözbebeğimizdir. Onunla ilgili eleştiri yapıldı. Hocamız bir kere daha tamamından bahsetmediğini söyledi. Mesaj yoğunluğundan gözden kaçmış olabilir diye yazdım. 17:53

Aydın Başar: (Abdullah Yıldız’a cevaben) Kıyametin ne zaman kopacağı meselesi ile ilgili “kıyamet ne zaman” sorusunun uygun olmadığını anlıyoruz Efendimizin cevabından. Bundan kasıt kıyametle ilgili ilimler konuşulmasın değildir. Nitekim bütün alimler tarih boyunca kıyamet ve alemetleri ile ilgili ciltler dolusu eserler yazmışlar ve bu konuda insanları bilgilendirmişlerdir. Kıyametle ilgili Deccal, Mehdi ve Hazreti İsa’nın nüzulu gibi konular her zaman alimlerin ilgilendiği konulardır. Yukarıda Yaşar Kandemir hocamızdan bu konuda iki özet sundum. Saygılarımla. 17:59

Necdet Çağıl: Bütün ansiklopediyi demedim ben zaten. Akaide dair yazılan tüm maddeler bozuk mu yani? İçinde hiç mi sahihi yok? 18:00

Aydın Başar: Ciddi bir eser ortaya konmuş akaid ve diğer alanlarda mutlaka bundan sonra eleştirilecek, Ansiklopedi de Tefsir de Allah izin verirse hakkında kim bilir kaç tane tez yapılacak. Kim bilir daha kaç yüz yıl bu eserler hakkında konuşulacak. Yani değerli üstadım olacak bütün bunlar. Saygılarımla. 18:03

Necdet Çağıl: Bu kıymetli eserin belki tek bir eleştirilecek yönü olabilir ki, o da madde sahiplerinin belki kapsamlı bir seçime tâbi tutulmamış olmadığı meselesidir. Yani maddelerden bazıları belki bazıları tarafından daha mükemmel yazılabilirdi. Ama gene de kitmân-i haktan uzak duralım derim. 18:09

Özcan Hıdır: Mustafa hocam, Evet, Yahudi Kültürü ve Hadisler adlı doktoramdan sonra Hıristiyan Kültürü ve Hadisler adıyla kitaplarım var. Bu kitaplarda, sözlü-yazılı literatürü (Yazılı-Sözlü Tevrat) ile Yahudilik ve “nasuti” ve “lahuti” grup-ekollere (özellikle İznik Konsili’ne kadarki dönem ve İslam’ın zuhuruna kadarki “Geç Antik dönem”) ait tartışma ve literatürü ile Hıristiyanlığın İslam’a, Kur’an’a ve hadislere etkisine dair, daha ziyade oryantalistler (klasik dönemden post-oryantalistik döneme) ile daha ziyade onların temel argüman-tartışmalarıyla özellikle modern/postmodern dönemde İslam dünyasında bu vb. konuları “israiliyyat-mesihiyyat”ın İslam’daki izleri-etkileri olarak tartışan/gündeme getiren araştırmacıların temel iddialarını ele aldım. Bu meyanda spesifik olarak Hz. İsa’nın nüzulü” konusunu incelemiş değilim. Ancak israiliyyat-mesihiyyat açısından konuya dair tartışmaları biliyorum. Buna dair, önemli kısmına özellikle İ. Cücük hocamızca vurgu yapılan görüşlerimi şöyle özetleyebilirim:

1. Hz. İsa ile ilgili (doğumu, çocukluğu, peygamberliği-tebliği ve göğe yükseltilip-nüzulü) İncillerdeki anlatımlar ile Kur’an ve hadislerdeki anlatımlar arasında epey benzerlikler (bilhassa doğumu, çocukluğu/gençliği) ve temel farklılıklar (peygamberliği-çarmıh olayı, göğe yüksektilmesi, yeryüzüne ineceği, millenyum) vardır. Bugün bu konuda Batı’da-oryantalistlerce pek çok çalışma yapılmış, yapılmaktadır. Hatta çok daha spesifik konulara, Kur’an’daki bazı mefhumlara kadar detaylı çalışmalar yapan, ortak projeler yürüten “Kur’an oryantalistleri” vardır. Ancak bunların büyük çoğunluğunun amacı “Kur’an’ın ve hadislerin büyük oranda “israili-mesihi” ve “Arami İncil geleneği” vb. kökene dayandığı, Hz. Peygamber’in de bunları “aryusçu ve monofizit (yahudi-hırşstiyanlar)” bir temelde formüle ettiğini ileri sürerler. Burada o dönemde Arap Yarımadası’nda bulunan ve çoğu İznik Konsili’nden sonra Bizans’ın takibinden kaçıp bu bölgelere sığınan pek çok “isevi” din adamı ve grupları ve Diatessaron (İncil derlemesi) gibi kitapları da öne çıkarırlar. Bu iddialardaki temel paradigmaları ve yöntemleri sorgulayacak çalışmalar maalesef İslam dünyasında pek yoktur. Zira ölü dillere (doğu-batı aramicesi, eski ibranice, habeşçe vb) dair “filoloji-linguistik” formları üzerinden paradigmalarını kurarlar. Türkiye başta olmak üzere İslam dünyasında bu tür dilleri bilen çok az kimse var.

2. Hıristiyanlık’ta “kanonik-sinoptik”, “apokrif” ve “pseudo (uydurma)” kabul edilen İnciller vardır. Kanonik olanlar 325’te kabul edilenlerdir. İncillerle olan mukayeselerde veya herhangi bir atıfta bu resmi inciller kullanılıyor. Halbuki diğer inciller-derlemeler içinde kanoniklerdeki bazı temel bilgileri nakzeden, doğru Hz. İsa portresine sahip bilgiler var/olabilir. Bunların bir kısmına dair elimizde bilgi olmadığı için yanlışlama-doğrulana imkanı yok. Bu alanlardan girişler de olmuş. Etraflıca tek tek doğru usulle tedkik edilmesi lazım.

3. Öte yandan Hz. İsa’nın hayatı, çocukluğu ve peygamberliği gibi konularda İslam kaynaklarındaki bilgiler (senedli bilgiler) yer yer İncillerdekilerden daha detaylar da içerir. Mesela İbn Asakir’in Tarihu Medineti Dımeşk’inin nerdeyse bir cildi Hz. İsa hakkındaki rivayetlerdir. Bu bilgilerin muhtemelen İsevi din adamı ve gruplardan intikal etme durumu söz konusudur. Gazzali’nin İhyası’nda dahi bu tür rivayetler epeyce vardır. İslam alimleri (sahabe-tabiundan itibaren) bir zühd peygamberi olarak Hz. İsa’ya büyük önem atfetmişler, özellikle münzevi rahiplerden ve bazı incillerden nakil yapmışlardır. Hz. İsa “kalplerin peygamberi” tabiri kullanılmıştır. Bu tür nakilleri sebebiyle “rahip-ruhban” diye anılanlar olmuştur. Ancak “dünyaya bakış vb. konularda -ki İncillerde dünya Hz. İsa’nın ağzından aşırı yerilir- İslam tarihindeki bazı aşırı/negatif algıya etkisi olmuştur.

4. Nüzul-İsa konusunu da içine alan Fiten-melahim (Apokaliptik) alandaki bazı rivayetlere kısmi israiliyyat-mesihiyyat etkisi söz konusudur. Ancak bu Hz. İsa’nın “nüzulü” konusundaki detaylarla ilgilidir ve temel hadşs kaynakları dışındaki bazı hadis kaynaklarına giren mesihi-rivayetlerle ilgilidir ki, buralarda bazı çelişkili detaylar mevcuttur. Bu konunun özü olan nüzulün Kur’an’daki ilgili ayetlerle, pek çok hadis aliminin bütününü düşünerek “manevi mütevatir” olarak kabul ettiği rivayetler bir bütüncül bakışla ele alınıp bir sonuca gidilmelidir. Burada olmazsa olmaz öncüller şunlardır:
Zuhruf 61. ayet itibara alınmadan nihai görüş söylenmemeli -“teveffa”, “müteveffike” kelimelerinin anlamının netleştirecek bakış ortaya konmalıdır.
– Bazı alimlerin sayılarını 160’a kadar çıkardığı ilgili nüzul rivayetlerinin epistemolojik-ontolojik bir anlamının olup olmadığı (varsa neliği).
– Bu konuyu ele alırken hangi paradigma, hangi akıl ve hangi usulle ele alındığı. Mesela Aydınlanma sonrası İslam dünyasına da sirayet eden rasyonalizm-pozitivist akıl burada ortaya konuluyor
– Özellikle Mu’tezile olmak üzere, bu tür konularda aklı öne çıkaran mezheplere yönelik konuyu ele alan Ehl-i sünnet alimlerinin argümantasyonu.
– Özellikle Türkiye’de itikadi-kelami bu tür konulara yaklaşımda Kur’an ve Sünnet’teki verilerin bütüncül ele akınmayışı.
– Türkiye’de kelam disiplinindeki bazı hocalarımızın hadislere yaklaşımdaki tarzı veya hadis usulü veyahut da nasları anlama usulü olan usulü’l-l-fıkh alanında yeterli behreye sahip olmayışı. “Mütekellim-muhaddis” yaklaşımı (Tahavi ve Beyhaki gibi) eksikliği. Hadis usulündeki kabul, kavram ve yerleşik anlayışların (sahih, mütevatir, manevi mütevatir) önemsiz görülmesi. Dediğim bu nosyonların tartışılması değil, önemsiz ve hatta gereksiz görülmesidir.

5. Hz. İsa’nın müzulü vb. konular başta olmak üzere Hıristiyan kaynakları ile mukayeselerde olmazsa olmaz olan, Kur’an ve hadislerdeki “farklılıklar ve tashihler”dir. Hz. İsa’nın “Allah katına çekilmesi, teveffi edip etmediği, çarmıh ve kutamete yakın inişi konularında temel farklar vardır. Nüzul konusu tartışılırken bu farkların izahı gerekir.

6. Burada son olarak şunu da ilave edeyim. “Dinler tarihi”na dair algı, nosyon ve bakışı da sorgulamak gerekir. Türkiye’de ve Şslam dünyasındaki “dinler tarihi” -başta “dinler” (ed-Din göz önüne alındığında) tabiri olmak üzere-. Bu tür ilimlerde çoğunlukla Batılı paradigmalar üzerinden tartışmalar yapılıyor. Son yıllarda ülkemizde iyi gelişmeler de var bu bakışın tashihinde. Doğru islami paradigma ile yeni bir dinler tarihi perspektifine de ihtiyaç yok değil.

Not: Mustafa ve Aydın hocalarımın isteği ile bunları karaladım. Yoksa asırlardır tartışılan bu tür nüzul-mehdi, kıyamet vb. “Fiten” konularının ümmet alimlerince sürekli tartışılmasının, gündemde tutulmasının sorunlu olduğunu, hatta biraz da “oryantalistik yönlendirme” olduğunu bizim bu tuzağa düştüğümüzü zokayı her daim yuttuğumuzu, bunun da aksiyonerlikten uzak reaksiyoner bir tutum olduğunu düşünüyorum. Kendi dini-metodolojik ajandamızı, önceliklerimizi ortaya koyup bu zokaya artık çok da düşmemeliyiz. ABD’de ve bazı Batılı üniversitelerde istihbarat ile birlikte bu konuları “teo-politik” anlamda işleyen, projelendiren kurum ve araştırmacılar var. Bunların bir kısmını “teo-politik” konusuna dair bir kitapta ele alıyorum. Bu vesile ile tüm hocalarıma selam ve hürmetlerimi iletiyorum. 18:44

Abdullah Yıldız: (Süleyman Ramazanoğlu’na cevaben) Kimseyi eleştirmek için söylemedim. Zaten enerjimizin çoğu birbirimizi eleştirmekle geçiyor. Ben kendi adıma hissiyatımı ifade ettim. Bu ülkede % 70 Namaz kılmıyor, % 90 Kur’ân meali veya tefsiri okumamış; Ahiret bilinci Hak getire… Asıl işim(iz) bu temel açığı ve açlığı kapatmak olmalı diye düşünüyorum vesselâm. 19:21

Aydın Başar: Özcan Hıdır Hocam doğrusu ben sizin birikiminize hayranım. Lakin grupta keşke daha çok istifade etsek. Yazdıklarınız ve nottakiler çok ilginç bilmemiz gereken değerlendirmeler. 19:28

Özcan Hıdır: İltifatın için sağol, Aydın hocam. Bu kitaplarımın dipnotları da özellikle zengin, evet. Grubu takip ediyorum, saygıdeğer hocalarımızdan istifade ediyorum. Hepsine minnettarım. Vakit elverdiğince yazmaya, katkıya çalışırım. 19.33

Süleyman Ramazanoğlu: Tevazu göstererek “karaladım” diyor ama sahasında faydalı bir yazı olmuş. Özcan Hıdır Hocamıza teşekkür eder, devamını bekleriz. Selam ve muhabbetlerimizle. 19:43

Seracettin Yıldız: (Abdullah Yıldız’a cevaben) Ve gençlerimiz youtube’da ateist kanalların tasallutu altında. Birçoğunu ya tamamen kaybediyoruz veya kafalarında derin şüpheler oluşuyor. Bu da benim eklemek istediğim acizane hissiyatım. 19:59

Salih Turgut: Kamuya ait Türkiye Diyanet Vakfı, Kuramer ve benzeri kurumların yayınlarında hak olan Ehli sünnetin temel ilkelerine zıt meselelerin bulunması çok zararlı ve üzücüydü. Fakat son dönemde bu yayınların ayıklanmasına başlandığı haberi çok olumlu ve çok sevindiricidir. Herkesin bu “öze dönüş” çalışmalarına destek vermesi elzemdir. 20:07

Özcan Hıdır: Teşekkür ederim, Süleyman hocam. Allah razı olsun. Selamlar, hürmetler. 20:15

Abdullah Yıldız: (Siracettin Yıldız’a Cevaben) Eyvallah Seracettin hocam, şu günleri fırsata çevirip gençlerimizin elinden nasıl tutabiliriz, gönüllerine nasıl dokunabiliriz? ASIL DERDİMİZ BU OLMALI DEĞİL Mİ? Cümle hocalarıma selâm ve dualar ediyorum. 21:53
Mehmet Akif Can: (Cemal Abdullah Aydın’a cevaben) Ölmesi değil hocam mevzu, Allah’a refedilmesinden sonra mahşere kadar dünyaya ger gelmemiş intibaı uyandırıyor.. 20:47

Mehmet Akif Can: Ölmesi değil hocam mevzu. Allah’a refedilmesinden sonra mahşere kadar dünyaya geri gelmemiş intibaı uyandırıyor. 20:59

12.04.2020

Mustafa Asım Küçükaşcı: (Cemal Abdullah Aydın’a cevaben) Bu ayetteki mükâlemenin kıyamette değil, ref’i müteakip gerçekleştiğine dair bir görüş varmış. Süddî’den. Taberî de destekliyor. Başında iz kullanılması ve Hz İsa’nın müşriklere mağfiret diliyor gibi olması bakımından. Fakat Cumhur kıyamette olacak demiş. Hz. İsa’nın habersizlik ifadeleri kendini müdafaası ile alakalı kanaatimce. Ya Rab, Sen onlara şahit idin buyuruyor. Mesul tutulmaktan endişe halinde. O fasıl içinde ahir zamanda gelişi anılmak zorunda mı veya durumu değiştirir mi, fakire göre hayır. Arada asırlarca kendisine ilah diyenlerin mesuliyeti var omuzlarında. Yani Hz Musa’nin Tur’a vardığında “hum alâ eserî” dediği gibi bir habersizlik yok burada. Selamlar. 8:36

Veysel Akkaya: Prof. Dr. Özcan Hıdır hocama nüzûl-i İsâ (as) ile ilgili açıklamalarından dolayı teşekkür ediyorum. Hocam meselelere bütüncül yaklaşımın önemini vurgulamış. Özellikle buna benzer zor konularda daha dikkatli ve etraflıca incelemek gerektiği anlaşılıyor. Nüzûl-i Îsâ meselesine bir başka açıdan şöyle de bakabiliriz: وَاللّٰهُ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۜ Âyette yaşatmak ve öldürmenin Allah’a ait olduğu belirtiliyor. Varlıkların yaşaması ve ölümünü Allah bir sebebe bağlı veya bağlı olmadan yapabilir. Allah’ın bir kulunu yaşatmak için her hangi bir şeye ihtiyacı yok. Öldürmek için de aynı. Bütün hayat ve ölüm sebeplerini yaratan da O. Allah dilerse sonsuz kudretinin gereği, sünnetullahın iktizası hiçbir sebep olmadan da yaşatır, var eder. Hz. Âdem’i annesiz babasız, Hz. Havvâ’yı annesiz, Hz. İsâ’yı babasız yarattığı gibi. Nüzûl-i Îsa meselesine de bu açıdan bakacak olursak, öncelikle şunu hatırlayalım. Peygamber Efendimiz’in miracının ruh ve bedenle gerçekleştiğine göre (Kadı İyaz bunu çok güzel izah etmiş), Rasûlüllah’ın (sav) ruh ve beden olarak Hz. İsâ’dan daha yukarılara çıkışı ve tekrar yeryüzüne dönüşü sözkonusu. Bu olay kısa bir sürede gerçekleştiği rivayet ediliyor. O halde Hz. Îsâ’nın semaya yükselişi ve yeryüzüne inişi uzun sürede neden olmasın?. Buna bir başka örnek Hz. İdris. Doktora sürecinde Hz. İdris ile ilgili çalıştım. Kadim kaynaklarda Hz. İdris yedinci semaya yükseldiği ve tekrar yeryüzüne indiği bilgileri var. Otuz sene semada kaldığı ve yeryüzüne inerek, elde ettiği bilgileri ehil kimselere öğrettiği ve birçok kadim ilmin O’ndan geldiği belirtiliyor. Âyette geçen وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا Hz. İdris’in daha sonra ikinci yükselişi olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla Allah Teâlâ diriyi öldürdüğü gibi ölüyü diriltir. Mucizelerde bunlar var. Aynı şekilde hiçbir sebebe ihtiyaç duymadan kudretini istediği şekilde tezahür ettirir, istediği şekilde yükseltir ve indirir. Meselenin pozitivist yaklaşımlarla anlaşılması mümkün değildir. 10:08

Mustafa Asım Küçükaşcı: Şeytan ayrıntıda gizlidir. Youtube’da imanını kaybeden gençler varken, oturup kıyamet alâmetlerine yaklaşımları tartışmak abestir, tarzında itirazlar oldu. Âhiret inancı altı temel îman esasından biridir. Âhiret Kur’ân’ın üç temel mevzuundan birini teşkil eder. Kıyâmet âhiretin kapısıdır. Âhireti inkâr eden kıyâmeti de inkâr eder. Materyalist olan, âlem sonsuz diyen biri için kıyâmet de yoktur, âhiret de. Meşhur tarihselcimiz, Kur’ân’daki kıyâmet sahnelerinin, kozmik bir kıyametten çok, her insanın ölümü esnasında yaşayacağı hâlet-i rûhiyeyi anlatıyor diyor. Yani bugün kıyamet alametlerini müdafaa etmezsek, yarın kıyametin kendisi ve âhiret de inkâr ve tevilin kapsama alanına alınmaya hazır. Ateizm dediğiniz şey de bunu hedefler. Evet, Peygamber Efendimiz, kıyâmetin vaktini soran kişiye, “Ona ne hazırladın?” diye sordu. Fakat Cibril ile diz dize ümmete İslâm’ı öğretirken, gündemlerindeki 5 sual-cevaptan ikisi kıyâmet ve alâmetleri idi. Peygamberimiz, kıyâmet alâmetleri sahasındaki sahih hadisleriyle, ümmetini uyarmak, zinde tutmak, yer yer ümitvar eylemek, yer yer de fitnelere düşmekten sakındırmayı murad ediyor. Kıyâmeti gündemde tutmak, âhireti gündemde tutmak demek.

Youtube’da inançsızlık tohumu eken videolardan haberdar olan bir kardeşinizim. Ateistler, İslâm kadar hıristiyanlığa da karşıdırlar. Evrimci Dinler tarihi yaklaşımı ve oryantalist iddiaları bu propagandacıların mühim ilgi alanlarıdır. Onlara göre Hz. Muhammed sallâllahu aleyhi ve sellem hâşâ derleyip toplayıp bir din ortaya koymuş biridir. (Çok izlenen bir örnek agnostik Youtuber: Diamond Tema) Dolayısıyla konuştuğumuz mevzu, gençliğin imanıyla gayet alakalıdır. Ha ateizmle Edip Yüksel tarzında mücadele edilecekse eyvallah. Mü’minler gayba iman ederler. Vahiy kaynaklı ise bildirilen husus, olağan üstü görünse de ona inanırlar. Olağan üstü bir haber karşısında, evrenselci modernistler eğer bilgi hadisteyse reddediyor, Kur’ân’daysa tevil yoluna kaçıyor. Tarihselci modernistler her ikisini de “devrin telâkkisine uygun mahallî ve tarihî ifade” şeklinde göstererek gerçek dışılığa itiyor. Her iki yolun da sonu inançsızlığa çıkıyor. Hz. İsa’nın nüzulü Buhârî ve Müslim hadisleriyle sabit iken, bunun hıristiyanlık tesiri olduğunu iddia eden bir kişi bunu, İslam ansiklopedisinde yazıyor. Artık internetten de ulaşılabilir olan bu kaynak, insanımızın zihnini şekillendirecek. Hadislere bakışını şekillendirecek. Gaybî hususlara bakışını etkileyecek. Bunlar önemsiz mi? Sivrisineğin kanı kabilinden şeyler mi?

Hz. İsa’nın nüzulünün reddi kolay geliyor. Ya Hz. Adem’in ve Havva’nın yaratılışı? Ya Peygamber’in miracı? Ya asanın ejderha olması, denizin yarılması, Salih’in devesi, Süleyman’ın rüzgârı… Ya modern akla yatmayanlar: Kadının şahitliği, dört evlilik, miras, hepsi tartışma mevzu… Tevâtürle sabit olmayan hususlara îmân etmenin zaruret olması başka bir şey, mütevatir değil iddiasıyla sahih hadisleri inanç dünyamızdan kışkışlamak başka bir şey. Ki Özcan hocamızın da temas ettiği gibi, “kıyâmetin alâmetlerinin olduğu” meselesi de mânen mütevatir değilse, ne mânen mütevatirdir? Fakat daha temelden bir itirazda bulunmak istiyorum. İman mevzuu dururken teferruatla tafsilatla meşgul olmak doğru değildir, düşüncesi ne kadar Kur’ânîdir? İşte Kur’ân, müşriklerin; “Çıplak tavaf etmeleri, Meyteyi ve faizi helâl görmeleri, Hâm, vasıle gibi hurâfeleri” gibi birçok teferruatla sayfalarca meşgul oluyor. Üstelik bunlarla Mekkî dönemde meşgul oluyor. Adam şirk koşuyor. Önce bunu temizleyelim sonra amelî teferruatla meşgul oluruz demiyor. Meseleye bütünüyle yaklaşıyor. “Yetimi itip kakma, Mirasta haksızlık, Cimrilik” gibi ahlâkî kusurlarını da bir yandan tenkit ediyor. Bunları tasnif etmek ve sıralamak biraz da bizim zihnimizin ürünü. Câfer-i Tayyar’ın daha bi’setin 6’ncı senesinde Necâşî’nin karşısında yaptığı konuşma var: Biz şunları yapardık, Rasulullah bunları men etti… Hep amelî ve ahlâkî hususlar… Furkan Sûresinin sonundaki amelî ve ahlâkî Müslüman portresi. Bu sure de Mekkî. İtikadi sapmalara karşı kardeşlik bozulmasın, birbirimizle uğraşmayalım diye cevap vermemek de Kur’ânî değildir. Peygamberimiz; atalar dinini yıkmak, fesat çıkarmak, babayı oğula düşman etmek gibi suçlamalara maruz kalıyordu. Kendisine indirileni tebliğde zorlandığı anlar oluyordu. Meselâ Ümmü Cemil, Tebbet suresini kendisine bir sataşma, bir hiciv olarak telakki etmişti.

Özcan Hıdır hocamız muhaddis mütekellim yaklaşımına olan ihtiyaçtan bahsetti. Aslında Korona mücadelesinde Tıp’ta da yaşandığı fark edilen bir mevzu var. Aşırı branşlaşma bir süre sonra meselenin bütününe yabancılaşma getiriyor. Sürecin başlangıcında konuşan birçok doktor, halkı yanlış bilgilendirmekle tenkit ediliyor. Adam branşın branşında zirveye ulaşmış ama insan nasıl sağlıklı olur şeklindeki tıbbın kadim meselesine yabancılaşmış. Bir mütekellim de, dinin ikinci kaynağı olan hadisler hususundan bu kadar uzak kalmamalı. Belki meşrep ve meslek itibarıyla akılcı olan bu kesim, hadislerdeki sahihi sakiminden ayırma, tearuzu giderme, cem ve telif etme gibi yollarla uğraşmaktansa, hepsini halının altına süpürmeyi tercih ediyor. Fakat o bahsi geçen ateist propagandalar en çok o halı altından besleniyorlar. Ver kurtul çare değil. Bugün hadisten vazgeçen yarın Kur’ân’dan vazgeçmek zorunda kalır maazallah. Branşlaştıktan sonra tekrar “multi disipliner” olmak da mühim imiş.

Birbirimizle uğraşmak tenkidine de cevap vermek istiyorum: Saz ve santur gibi maddelerin bile -kültür yönünden ve haklı olarak- yer aldığı İslâm ansiklopedisine Allah Rasûlü’nün kıyâmet alâmetleri vb. itikadî hususlarda buyurduğu sözler girememiş. Bunlar da muhaddis mütekellimlere ayrıca yazdırılsa da maddeler tek taraflı kalmasa demek birbirimizle uğraşmak mıdır? 13:04

Soner Duman: İnkârının küfrü gerektirdiği konusunda tüm ümmetin icma ettiği konulara göre inkârının imana taalluk edip etmediği ihtilaflı olan (ehl-i sünnete göre inkârı kişiyi kâfir yapmayan) bir mesele her zaman / daima ikincil meseledir. Bu, onun önemsiz olduğunu göstermez, birincil meseleye göre tâli konumda olduğunu gösterir. Birincil meselede sorun varken ikincil mesele üzerine tartışma yapmak enerjiyi boşa tüketmektir. Vallahu a’lem. 13:45

Abdullah Yıldız: Muhterem hocalarım. Kendi aramızda müzakerelerimiz elbette olsun; yanlış gördüklerimizi de delilleriyle düzeltelim. Lakin gençlere ve halka İslâm’ ı anlatırken muhataplarımızı iyi tanımalı ve hikmeti kuşanmalıyız. Birkaç tecrübemi izninizle paylaşayım: Ateist veya deist “takılan” gençler bu işin felsefesinden de İslam başta olmak üzere dinlerden de haberdar değiller… Konuştuğum bu tür gençlerden edindiğim kanaat şu: 1. Ateistim, deistim deyip Allah’ ı ve Din’i yok sayarak “ÖZGÜR” (!) ve SORUMSUZ bir hayat yaşamanın dayanılmaz keyfini çıkarmak istiyorlar. 2. Din adına kendilerine baskı yapan ana-babalarından ve ‘birinin ak dediğine diğeri kara diyen’ medya-ekran hocalarından ve dahi Din’i çok kötü tebliğ ve temsil edenlerden intikam almak için “ateistim”, “deistim” diyorlar. Demem o ki, onlara Deizm veya Ateizm felsefesini çürüterek anlatmak yerine İslâm’ ı doğru tebliğ ve temsil etmeyi öncelemeliyiz. Bu arada içe dönük tartışmaları medyada yapmamalıyız. 13:49

Aydın Başar: “İman Etsin De Nasıl Ederse Etsin!” diyemiyorsak önceliklerimizi gözden geçirmeliyiz. 1 İman önceliklidir. Bir hasta düşünün acil kalp ameliyatı gerekiyorsa, doktor önce onun kalbini mi ameliyat eder, yoksa dizindeki ağrıyı mı iyileştirmeye çalışır. Dolayısıyla iman önceliklidir, bütün çalışmalarda bu prensip başta olmalıdır. Bediüzzaman’ın bu tecrübesinden faydalanılmalıdır. 2 İtikat Önceliklidir. İtikadın imandan ayrı olduğu zannedilmemelidir. İtikat kalp mesabesinde olmasa da kalpten sonra vücutta ikinci önemli organ ne ise o mesabesindedir. Belki beyindir. Beyinde “ur” varsa, boş verin onu diyemeyiz. Bediüzzaman hem iman önceliklidir demiş bütün gayretini ona vermiş amma velakin itikad hususunda da Ehl-i Sünnet’in esaslarını tek tek beyan etmiş ve ondan ders vermiştir. Bediüzzaman’ın bu usulünü dikkate alalım, insan bünyesini yeniden keşfetmeyelim. İtikadın önemi kavranmazsa, yetişen itikadı bozuk her kimse, hem kendi iman ve itikadına hem de başkalarının iman ve itikadına zarar verir. 3. İbadet Önceliklidir. İbadet bir amel olduğu için onu insanın eline koluna benzetiyorum. İnsan eli kolu olmadan hayatını idame ettiremez. İman ve itikat, ibadet ile desteklenir. Bu bakımdan insanların namaza ilgisini arttırmak için kurulan platformlar, hedefe tam isabet etmiş ve çok hayırlıdır. 4. Ahlak ve İbadet Önceliklidir. Bu üçünden sonra ahlak ve ilim gelir. İlim ve ahlak sahibi olan insanlar ancak yukarıdaki üç alanda hizmet verebilirler. Ateist ve deistlere ancak güzel bir şekilde İslam’ı yaşarsak engel olabiliriz. Onlara gökten fezalardan delil getirerek, saatlerce münazara yaparak, cevap veremeyiz, tam tersine ateizme olan ilgi ve merakı arttırırız. Biz İslam şahsiyeti yetiştirmeye odaklanır, bunun için gerekli gayretleri gösteririz. Kim bunu yapıyorsa bu çağın en kazançlısıdır. 5. Bir hastanın hem kalbi, hem dalağı, hem beyni hasarlı ise doktorlar önceliklere dikkat ederek birbirleri ile irtibatlı olarak ve yardımlaşarak çözüm ortaya koyarlar. Sadece kalbi halledelim, diğerleri kalsın diyemezsin. İman gidiyor, itikad kalsın diyemezsin. Çünkü Allah resulünün çalışma alanına baktığımızda hiçbirini ihmal etmediğini görüyoruz. Kalp ameliyatı olan adamın kolu kesilmişse kan akıyorsa, kalp doktoru “boş ver kolu” diyemez. Diğer doktorda kanı durdurmaya çalışır. Buradaki bütünü kavramak ve hiç kimsenin hiçbir hassasiyetini önemsiz görmemeliyiz. Bir hastaneye kalp doktoru da lazım, dahiliye uzmanı da… 14:12

Cemal Abdullah Aydın: Abdullah Yıldız hocam. Bu mühim bir tespit. Hatta belki özentiden bile bahsedilebilir. biiznillah düşündüğümüzden daha rahat bşr diyalog ortamı olur. Birçok genç kazanılır inşallah. 14:14

Necdet Çağıl: Mustafa Asım Hoca’mın bu beliğ mülâhazası sadedinde misal getirdiği; Hz. Musa ve kavmiyle ilgili:قال هم أولاء على أثرى…  ayet-i kerimesi, Hz Peygamber efendimizi anlatan:
فلعلك باخع نفسك على آثارهم إن لم يؤمنوا بهذا الحديث أسفا ayet-i kerimesini hatırıma düşürdü. Öbüründe Rabbine aceleyle koşarken geride bıraktığı kavminin ahvâlini henüz bilemeyen ve hâlâ onların kendisinin peşinde yürüdüklerini zanneden bir nebi varken, berikinde kavminin ahvâline bütünüyle muttali olan, Kur’an’ı kabullenmeme noktasında direnen muannit bir topluma karşı beslediği aşırı üzüntü sebebiyle kendisini paralaması, kendisini terk eden yakınlarının ve sevdiklerinin ardı sıra dizlerine vurup dövünen, “Nereye gidiyorsunuz” diye feryâd eden bir kimsenin perişan hâline benzetildiği çilekeş bir peygamber vardır. Ayette yer alan ve iki boğaz harfinin buluşması sebebiyle telaffuz zorluğu aksettiren باخع ism-i fâili, mâkabline itimâden mâbadini nasbederken, sevgili Peygamber’imizin tebliğ ve irşat vezifesinde ne denli zorluklar çektiğini de resmederek tam bir lafız-mana ahengi oluşturmaktadır. 12:42

Mustafa Asım Küçükaşcı: Çok güzel tespit ve tasvirler hocam. Allah razı olsun. 14:37

İbrahim Cücük: Aklın iknası kolaydır; ruhun iknası zamanladır. Zamanın kısalması güzel ahlakladır. Peygamberlerde mucize ile tez zamanda -hidayete engel yoksa- ruhlarda inkılab olmuştur. Velilerin sohbetlerinde de kerameten ruhlarda inkılab olduğu görülmüştür. Bize düşen kelamdan önce “Allahım bana doğru ve isabetli olan sözü ve tarzı ilham et, kelamdan sonra da sözümün tesirini halk eyle” diye dua etmektir. 14:57

Necdet Çağıl: Allah razı olsun İbrahim hocam. 14:58

17.04.2020

Hasan Çelikkaya: Deccal ve Nüzülü konusu dinî bir gerçektir. Kitaplarımızda Kıyametin büyük alametleri konusunda anlatılmaktadır. Ama İmanın altı şartı. İslam’ın beş şartı gibi Müslüman’ın her gün yapması ve bilmesi gereken bir konu değildir. Hatta günümüzde virüs tedbirleri konusunda Müslümanlarda farklı davranışlara şahit olduğumu daha önce yayınlamıştım. O konunun öne alınmasını öneriyorum. Diğer konu için Merhum Nasreddin Hoca’nın cevabını aktarmakla yetineceğim. Hocaya da sormuşlar: “Hocam, Kıyamet ne zaman kopacak?” Hoca demiş ki: “Kıyametten bana ne… Hanım öldü mü benim için küçük kıyamet koptu demektir, ben ölünce de benim için büyük kıyamet koptu demektir.” Benden şimdilik bu kadar. Hayırlı akşamlar. 19:43

Aydın Başar: Muhterem büyüğümüz zahmet verdik, elinize sağlık. Böyle dengeli ortayı bulan seslere her zaman ihtiyacımız var.19:46

Hasan Çelikkaya: Aydın kardeşim; yorumunuzu çok beğendim. Dengeli inanca, dengeli davranışa, dengeli bilgiye her zaman çok ihtiyacımız var. Allahü teala bu uğurdaki gayretlerinizde muvaffak eylesin. 19:56

Bahaeddin Balı: Yakında kıyametin kopacağına dair bir hadis sosyal medyada çok dolaşımda. Hocalarımız ne der? 20:11

Cemal Abdullah Aydın: Kısaca rivayetiin hadis olarak aslı yok. Alimler uydurma olduğunu belirtiyor. 20:38

Cağfer Karadaş: “Sen içlerinde olduğun ve pişman olup tövbe ettikleri halde Allah onları kökten yok etmeyecek.” (Enfal 8/33) “Ne zaman kopacak?” diye sana kıyametin saatini sorarlar. De ki: “Onun hakkındaki bilgi sadece Rabbimin katındadır. Vakti geldiğinde onu gerçekleştirecek olan da ancak O’dur. (A’raf 7/187) Hz. Cebrail sordu: Kıyamet ne zaman kopacak? Hz. Nebi cevap verdi: Ne sen bilirsin onu ne de ben! (Müslim “İman” 1) “…kıyamet senaryolarına bir yenisi eklendi. Güya Einstein diyesiymiş ki: “Balarıları toplu şekilde ölmeye başlayınca kıyameti bekleyin.” Kıyamet korkusu insanoğlunda kökleşmiş bir duygu. Bu hususta her tür kehanete, senaryoya kulak kabartıyor. Arılar ölürken ben Bağdat’ta bir hasta çocuk ile annesini düşünüyorum. Kadın her tehlikeyi göze alarak belki bulurum bir ilaç diye kendini sokağa atıyor. İlaç bulabilecek mi? Eve dönebilecek mi? Çocuğu iyileşecek mi?” (Mustafa Kutlu, Yeni Şafak, 16 Mayıs 2007) Bağdat’ın bombalandığı yıllar. Siz buna bugün Suriye’yi, Yemen’i, Filistin’i, Libya’yı… ekleyin.

Önce art arda gelen depremler sonra koronavirüs belası. Bir kıyamet söylemi patladı gitti. “Kıyamet geldi, aha da koptu kopacak…” Allah akıl, fikir versin! Aklı kullanmayınca bilgi, bilgi olmayınca fikir de olmuyor işte. Ney deyim vallahi? Yüce Allah buyuruyor ki, “kıyametin zamanını benden başka kimse bilemez.” Rahmet Elçisi Hz. Nebi, “Ben bilmem, Cebrail de bilmez.” Birileri de çıkmış ha bire konuşuyor: “Kıyamet koptu kopacak” Hay senin dilini eşek arası soksun diyeceğim de, kıyamam. Çoluğun, çocuğun, etrafın, yakının, konun, komşun. Eh sen de bir Allah kulusun. Yaşa da, azıcık dilini tutarak yaşa. Lafa gelince dilimiz maşallah pabuç. Tedbire gelince köşe bucak saklambaç. Bakın koronavirüs denen bir bela çıktı! Zengin-fakir, genç-yaşlı, kadın-erkek hiç ayırt etmiyor vallahi. Şappadanak yapışıyor. Burnunda girip ciğerinden çıkıyor. Sonra dağ gibi adamları deviriyor. Ne ciğerlere kor ateşler düşürüyor. Oturalım da azıcık evimizde; canımızı, cananımızı, eşimizi, dostumuzu, konumuzu, komşumuzu, ahbabımızı… koruyalım. Biz ne yapıyoruz? Ne dilimizi tutuyor ne kendimizi. İki gün yasak çıktı diye cümbür cemaat dışarı döküldük; neredeyse bakkalı, marketi, fırını, lokantayı eve taşıdık… Allah gözümüzü doyursun emi! Keşke hırsımız, gözümüzün büyüklüğü kadar olsaydı. Ah benim iki gözüm! Ben bunları önce kendime sonra aklı başında, iradesi elinde, vicdanı kalbinde olanlara söylüyorum. Öbürleri mi? Onlara da söyleyelim. Söylemek bize, gerisi Allah’a.

Kıyamet kopacak bu kesin. Bundan kaçış da yok, kurtuluş da. Yalnız mesele bu değil. Mesele, kıyamet ne zaman kopacak takıntısı. Kısaca kıyametçilik! Hâlbuki her kişinin ölümü, kıyametin kopması. Onun için artık kıyamet yeniden diriliş. Kıyamet kime kopacak öyleyse? Birilerine kopacak o belli! Ne zaman, kime? Bunları ancak Allah bilir. Ölümün de kıyametin de vaktini gizlemiş Yüce Rabbimiz. Kimin aklına gelirdi, bir virüs gelecek bu kadar kişi ölecek? Gelelim esas konuya: Yukarıda ayeti verdim. Yüce Rabbimiz bize iki güvence veriyor: Birincisi Rahmet Elçisi Hz. Nebi, İkincisi günahlarından pişmanlık duyan Müslüman. Bu ikisinden biri olduğu sürece kıyameti bekleme. Çünkü Yüce Allah’ın vaadi ve güvencesi var. O verdiyse güvenceyi, iş bitti! Rahmet Peygamberinin vefatından sonra kutlu arkadaşları ne güzel demiş: “İki güvencemiz vardı, biri gitti, kaldı öteki.” Niye böyle demişler? Efendim yukarıdaki ayeti tam de böyle anlamışlar. Kimler? İbn Abbas, Ebû Musa el-Eş’arî, Ebû Hureyre… daha niceleri. Hz. Nebi vefat etti, peki kalan ne? Günaha duyarlı, pişmanlık duygusunu henüz yitirmemiş Müslüman. O zaman kıyametçilik yapanlarda şu iki durumdan biri var: Bunlar ya imanlarına güvenmiyorlar ya da cahiller. A be kardeşim! İmanına sahip çık ve güven da. Göğsünü gere gere “Elhamdülillah ben Müslümanım” de. Bilmiyorsan öğren yahut sor! Bir kişiye değil on kişiye. Birine aklını kiralama! Soran dağları aşmış, sormayan düz yolda şaşmış! “Efendim bugün de Müslüman mı kaldı ki?” diyen bazı kendinden bilgiçler var. Hele bir de metafizik, astroloji, parapsikoloji; cincilik, rüyacılık, falcılık, tılsımcılık; tektipçilik, kökencilik, köktencilik veya komploculuk takıntıları varsa, aman ha, uzak dur! Ulu Nebi’nin getirdiği, seçkin âlimlerin aktardığı neyine yetmiyor! Uyanık ol, sabahın aydınlığının Rabbine sığın!

Doğrudur. İbadetlerimiz zayıf, ahlakımız vah vah, vicdanımız yerlerde; kibrimiz dağlarla yarışta, hırsımız gemlenmez kısrak, arzularımız ışık hızında; bencillik üstümüze çökmüş, diğerkâmlık yok olup gitmiş, nefsimiz azmış, hevesimiz kabarmış… say sayabildiğin kadar.
İyi de herkes mi böyle? Hah, orada dur işte! Efendim insanlar çeşit çeşit. Müslüman da bir o kadar çeşit. Öyle olunca yukarıdaki kusurların hepsi olan da var, hiçbirisi olmayan da. Zaten olmayanı tespit neredeyse imkansız. Onlar mütevazı. Öyle ulu orta görünmez, her yerini göstermez, her şeyini ortaya dökmez… Biz dökülüp saçılanları gördüğümüz için hepsini öyle sanırız ve yanılırız… Sen her Müslümanı bana niye kıyas edersin be kardeş. Benim üzerimden kocaman bir genelleme yaparsın. Ne buyurmuş Rahmet Elçisi gözbebeği arkadaşlarıyla sohbetinde: “Öyle zaman gelecek ki, sizin yaptığınızın onda birini yapan kurtuluşa erecek!” “Ümmetim içinde hakkı destekleyen bir topluluk her daim bulunacaktır. Onları yalnız bırakanlar asla zarar veremeyecektir, Allah’ın emri gelinceye kadar.” Buyurun size bir değil iki güvence! Demek ki, amelin az olmasına bakma, kalpte iman sağlam olsun, hak ve hakikati destekleyen bir topluluk bulunsun yeter. Zaten iman kalptedir, kalıpta değil. Kalpler de Allah’a açık, kullarına kapalı. Ne sen bilirsin ne de öteki!

Ah efendim! Gayb ve kalp konusunda bir türlü sınırlarımızı öğrenemedik. Durumumuz iyi görünmüyor. Kıyametçiler, sanki geleceği; tekfirciler de, sanki kalpte olanı tereddütsüz biliyorlar. Öyle kesin konuşuyorlar ki! Sanırsınız, Allah her şeyi onlara açmış. Hey gidinin gafilleri! Rahmet Elçisi “kıyamet kafir, müşrik, zalim, gaddarlar üzerine kopacaktır” buyurmuş. İnananlar bir şekilde dünyadan ayrılacak, tıpkı geçmişte helak edilen kavimlerin arasından ayrılıp çıktıkları gibi. Yeryüzünde artık inanan kalmayacak ve kıyamet kopacak. Alın size üçüncü bir güvence. Pe ki bu kadar kıyamet alametini Yüce Allah ve Rahmet Elçisi boşuna mı bildirdi? Doğru. İşin bir de bu tarafı var. Efendim bunlar elhâk gerçek. Ancak hele bir sor bakayım, bunların hikmeti ne? Her sakallıyı hacı, her tespih sallayanı berduş zannetme. Sevgili kardeşim, kıyamet alametlerinin hikmeti, ölümü hatırlamak ve adam gibi bir hayat yaşamak için uyarı! Müslüman her an ölecekmiş veya her an kıyamet kopacakmış gibi yaşar. Sorumlu, bilinçli, hak-hukuku gözetir ve en önemlisi Allah her an kendini görüyor duyarlığında. Yaptığını tam yapar, kalitesini ortaya koyar. İster dünya işi olsun yaptığı, ister ahiret. Ne buyurmuş Ulu Nebi, “Elinde bir fidanı dikerken kıyamet kopuyor olsa, sen fidanı dikmeye devam et.” Bu ne demek şimdi? Allah’ın işine karışma, sen kendi işine bak! Zira kıyamet O’nun işi. Şu emri dinle: “Ey inananlar! Siz kendi üzerinize düşeni yapın. Doğru yolda gittiğiniz takdirde, yanlış yola sapanlar size asla zarar veremez.” (5/105) Bir başka uyarı: “Bilgin olmayan veya bilemeyeceğin bir şeyin ya da her şeyin peşine düşme. Çünkü göz, kulak ve kalp hepsi, ondan sorumludur.” (17/36) Biz esas yeniden diriliş sonrasını düşünelim: “Şaşkın kalkacak, hesap yerine koşacak, duruuun denilecek, nereye gidiyorsunuz, hesap vereceksiniz, gelin beri, okuyun şu doldurduğunuz defteri… Bilerek ve dileyerek bu gün yaptığımız her şey, o gün sorulacak.” Burada efelenmek kolay! Allah vermiş bir özgürlük, doğumla ölüm arası, kullan tepe tepe. Yap istediğini, söyle dilediğini. Orada görelim! Eğilen selvi boyları, bükülen dimdik boyunları… Allah bizleri korusun! İnşallah, anlaşılmıştır efendim! Eh, bir de okuyan yazandan ârif gerek…,

Meraklısına: Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Hiyemî, II, 346-347.
Ebü’l-Leys, Tefsîru’s-Semerkandî, Beyrut 1427/2006, II, 16. Farheddin er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XV, 157-158. Bezzâr, Müsned, XIV, 17. Nevevî, Riyazü’s-Sâlihîn, nşr. Suphi Salih, s. 982, 985 (H. No: 1806,1808, Müslim’den naklen) Mansur Ali Nasıf, et-Tâc, V, 203, 338, 357 (Müslim, Tirmizi ve Ebû Davud’dan naklen) 21:41

Yazarlar ve Hocalar Platformu

 

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

İÇLİ SES

Vahdet meyinin cur’asın, mâşuk elinden içmişem Ben dost kokusun almışam, misk-i hıtânı neylerem. Yunus Emre …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir