Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / İÇLİ SES

İÇLİ SES

Vahdet meyinin cur’asın, mâşuk elinden içmişem
Ben dost kokusun almışam, misk-i hıtânı neylerem.
Yunus Emre

Âşık-ı sadıkların kaderi kanla yazılmıştı adeta… Dert vardı, hüzün vardı, ayrılık vardı, gurbet vardı ve sonunda belki de acı bir ölüm vardı. Zira çile zincirinin, peygamberlerden sonraki halkalarını evliyalar oluşturmaktaydı. “Aşk mıdır ki boynuma takıp bela zincirini/ Gezdirip Mecnunleyin âleme rüsva eyleyen” diyen Muhibbî, aşkın bela ile birlikte var olduğunu ne güzel ifade etmişti. Ona göre âşık olan kimseler, âlemde her türlü çileye hazır olmalıydı.

Âşığın yeryüzündeki nasibi yağmur gibi üstüne üstüne yağan dertlerden başka ne olabilirdi ki? Bu özge varlığı tadanlar, onun ucuz bir nesne olmadığını bilirlerdi. Onun için âşık-ı sadıklar, bir an bile hallerinden şikâyet etmez, rıza ve teslimiyet hali içerisinde, Mevla’dan gelen imtihanları; “Başım gözüm üstüne” diyerek karşılarlardı. Derdi veren dermanını da verirdi elbette… Yunus Emre’mizin de dediği gibi; Ağlatırsa Mevla’m yine güldürürdü…

Âşık-ı sadıkların yükleri ağır, sorumlulukları çok olurdu. Yolun büyüklerinden Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin de buyurduğu gibi, bu yolda fillere yüklenen yük eşeklere yüklenmezdi. Ümmetin ve insanlığın dertlerini yüklenmeyen, mazlumlara el uzatmayan, yetimlerin feryadını duymayan, gece gündüz matemlerde dolaşmayan kimselerin aşk iddiaları, kupkuru bir sözden ibaretti.

Büyüklerin anlattığına göre bu yükü taşıyanlara Allah’ın yardımı yetişirdi. Elest bezmi sırrınca, kader ordusunun görünmez atlıları yola çıkar, yoldakilere yardım ederlerdi. Bir derviş sultan olacaksa, sebepler dairesinde kader tecellileri birbiri ardınca tecelli eder, sonunda onu menzile ulaştırırlardı.

Rahmetel’lil Âlemîn’in rahmet deryasından bir damla olacakların hali tâ küçüklükten kendini belli etmeye başlar, ağzı ve gönlü dualı kimselerin okuduğu dualar, salevatlar; yüzlerine, gözlerine isabet eder, simalarındaki nurlar böylece teşekkül ederdi. Kim bilir belki de beşiklerini melekler sallar, sırtlarını evliyalar tıpışlardı. Yine büyüklerin dediğine göre evliyanın manevî mayası, temiz sinelerde ancak tutabilirdi. Ehl-i dünyanın telkinatına aldırmadan temiz kalabilmek ise belki milyonda bir insana nasip olurdu. Her gün yeni bir elbiseyle karşımıza çıkan dünyanın türlü türlü hilelerine aldanmamak, onun sevgisine kapılmamak hiç de kolay değildi.

Elbette ki bu sözler büyüklerden duyduğumuz, tasavvuf kitaplarından okuduğumuz evliyaların yaşadığı atmosferin yetişmelerine olan etkisine dair bilgilerden mülhemdir. Yoksa biz kimiz, âşık-ı sadıkların hallerini anlatmak kim? Bu fakirin tecrübesi şudur ki her ne kadar bazı veliler “aşk” ifadesini kullanmışlarsa da bu ifadeyi kullanmakta bizim gibilerin çok dikkat etmesi gerekir. Hele ki kendimize nisbet etmenin manevi tehlikeleri olabilir. Allah muhafaza Cenab-ı Hak; “Madem âşıksın dertlere hazır ol” derse ne yaparız? Bugün tasavvufla ilgilenen bazı kimselerin bu kelimeyi ağızlarına pelesenk ettiklerini görüyor ve şaşırıyoruz. Allah Teala bizi nefsimize pay çıkarmaktan ve bu konuda ölçüyü kaçırmaktan muhafaza eylesin. Biz burada “aşık-ı sadık” demiş isek, bilinsin ki İçli Ses’i anlatmak için demişizdir.

Halil Necati Amca

Hak yolunda cehd etmedeyken Avusturalya’da geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu vefat eden İçli Ses’in babası merhum Halil Necati Amca, benim hayatımda gördüğüm en güzel simalardan biri olmuştur. Yanlış hatırlamıyorsam 2002 ya da 2003 yılında Çamlıca’da bir öğlen namazı sonrasında, o zaman yüz küsur yaşlarındayken ellerinden öpmüştüm. On kadar kişinin arasından bana dönüp gözüme iyice bakarak; “Hoş geldin” demesine, yirmili yaşlarda bir genç olarak çok sevinmiştim. İleriki yıllarda kalbimde böylesine yer eden birisi olacağını henüz o zamanlarda sezememiştim. Muhtemelen o açık dimağı ve kalp gözü ile istikbaldeki muhibbisini tanımıştı.

O zamanlar bu “hoş geldin”in kıymetini tam anlamıyla idrak edememiştim. Bu zatın Allah’ın güzel bir kulu olduğunu, melek gibi bir insan olduğunu, âbid bir âlim ve hafız-ı Kur’an olduğunu daha sonraları onun hakkında anlatılanları duydukça öğrenecektim. İki kelimeden ibaret olan bu sohbetin kıymetini bugün çok daha iyi anlıyorum dostlar!

Onunla görüştüğüm Çamlıca’daki Çilehane Mescidi çok küçük bir yer olmasına rağmen çok farklı huzurlu, manevî bir atmosferi vardı. Adeta etrafına nurlar saçan bir mekândı. Zamanında bu mekânı Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri Çilehane olarak kullanmış. Yakın döneme kadar da mescid olarak kullanılmış.

2012 yılında Çilehane Mescidi’nin imamı Yahya Özkul Hoca ile tanışmış, kendisine Merhum Halil Necati Amca ile ilgili sorular sormuştum. Ondan dinlediğime göre gençliğinde Mushafları Tetkik Heyeti azalığı vazifesini yürüten Halil Necati Amca 106 yaşında vefat etmiş. O yaşına kadar her vakitte Çamlıca’daki Çilehane Mescidi’ne gelir ve namazlarını cemaatle kılarmış. İlerlemiş yaşındayken bile Kur’an okunurken elini kulağına atar ve çok dikkatli dinlermiş. Bir hata olursa hemen müdahale eder, Kur’an’ın yanlış okunması konusunda asla taviz vermezmiş. Dost ziyaretlerine çok ehemmiyet verir, bu konudaki hadis-i şerifleri sürekli etrafındakilere hatırlatırmış. Gönüller sultanı Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin; “Dost ve ihvan ziyaretlerimiz de olmasa hangi amelimize güveneceğiz” sözünü sık sık nakledermiş.

Yine Yahya Özkul Hoca’nın anlattığına göre, vefatından üç ya da dört yıl kadar önce bir gün rahatsızlanmış ve doktora gitmiş. Doktor kendisine; “Camiye gitme evde kıl namazını” demiş. Bundan sonrasını Halil Necati Amca şöyle anlatıyor: “Bir gün evde oturuyorduk, doktordan izin de aldık istirahat edeceğiz diye… Ezan sesini dinlerken kendi kendime dedim ki; Hain nefis şu ezanın sesini duyuyorsun, mescide gitmiyorsun. Peygamber sallellahü aleyhi ve sellem’in ‘Sürünerek de olsa gidin’ dediğini biliyorsun, sen nasıl oturuyorsun burada…” Böyle, kendi kendine içinden geçiren Halil Necati Amca hastalığına aldırmadan mescide tekrar gitmeye karar vermiş.

Mescide gidince de Yahya Hoca’ya şöyle demiş: “Doktorun verdiği rapor nefsimin hoşuna gitti ama ezan sesini duyup da camiye gelmemeyi kendime yediremedim.” Ondan sonra çok az bir süre hastanede yatmış fakat vefatına kadar hiçbir zaman camiyi cemaati terk etmemiş. Sevgililer Sevgilisi sallellahü aleyhi ve sellem’in hayatının merkezi mescid olduğu gibi onun da hayatının merkezi mescid olmuş. 106 yıllık uzun ve bereketli hayatı boyunca gönlü hep mescidlere bağlı kalmış. Sükûn ve kemal hali ile nice vakitler o mescidlerde ümmetin ıslahı ve hayrı için dualar etmiş. Belki de ümmetin hayrı için büyük işler başaran İçli Ses, bu güzel insanın kabul olmuş duasıdır. Şimdi gelin hep beraber İçli Ses’in yetiştiği o yıllara gidelim.

İstanbul günleri

1938 yılında Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde doğan ve Ahmetçe yaşayan İçli Ses dünyaya gözlerini açtığında, yeryüzünde yürüyen bir melek olduğunu zannettiğim babası Hafız Halil Necati Efendi ve validesi Şadiye Hanım’ın merhamet ve sevgi dolu bakışlarıyla karşılaştı. Babasının tertemiz gönlü kendisine görünmüş olmalı ki ilerleyen yıllarda onun için “yürüyen melek” ifadesini kullanacaktı.

Halil Necati Amca son derece vakur, düşünceli ve olgun bir insandı. Evlatlarının asıl sahibinin Cenab-ı Allah olduğunu bilerek, her gün beş vakit namazlarında ve sair zamanlarda yaptığı dualarında onları sahibine emanet ediyor ve onların ileride âlim, fâzıl ve âşık-ı sadık olmalarını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyordu. Sayısız kereler yaptığı bu dualar ile duygulanıyor, gözleri yaşarıyordu. Hâl ve kâl ile onlara kulluk şuuru aşılıyor, bir an bile Cenab-ı Hak’tan gafil olmamaları gerektiğini söylüyordu. Bilhassa nezaket, fazilet ve ilim bakımından onlara dört dörtlük örnek oluyordu.

Halil Necati Amca tasavvufî irfan merkezlerine yakın olmak ve çocuklarının hayırlı bir tahsil görmeleri için 1942 yılında, İçli Ses henüz üç dört yaşlarındayken İstanbul’a taşındı. İlk yıllarda bir süre ticaretle meşgul olduktan sonra, İstanbul Müftülüğü’nde vazifeye başladı. Oğlu ise Vezneciler İlkokulu ve ardından Vefa Lisesi’nde tahsiline devam ederken diğer taraftan da babası ile birlikte Gümüşhanevî Dergâhı şeyhleri Serezli Hasib Efendi ve Kazanlı Abdulâziz Bekkine Efendi’nin –Allah ikisine de rahmet etsin- sohbetlerine katılıyordu. Yani İçli Ses ilkokul yıllarından beri tekke havasını teneffüs ediyordu.

Bu iki maneviyat sultanının gölgelerinde geçen çocukluk ve gençlik yıllarının ardından, başka bir gönül sultanının; Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin sohbetiyle müşerref oldu. Mehmed Zahid Kotku Efendi helal ve haram konusunda kılı kırk yaran, Sünnet-i Seniyye’den taviz vermeyen, takva ve istikamet ehli çok büyük bir zattı. İskender Paşa Camii’nde Ramuzu’l Ehadis adlı kitaptan yaptığı hadis derslerine halkın yanı sıra merhum Necmeddin Erbakan ve merhum Turgut Özal gibi siyasette etkili isimler de zaman zaman katılıyordu.

Gümüşhanevi Dergâhı’nın merkezi olan Fatih İskender Paşa Camii o dönemde yaralı sinelere sığınak olmayı başarabilen kutlu bir mekândı. Gerek Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, gerekse İçli Ses dönemlerinde, gaflet atmosferi ile çepeçevre kuşatılan insanlarımız için adeta bir sığınak olmuştu. Niceleri bu eşikten geçmiş, oradaki usul ve adap üzere terbiye olduktan sonra hayatına çeki düzen vermişti. İslam’a hizmet eden, cihadı terk etmeyen, namazı ikame eden nice güzel insanlar, bu irfan merkezinde sahih itikat üzere yetişmişti.

İskender Paşa Camii’nde yapılan sohbetlere yetişemesem de ses kayıtlarının hemen hemen hepsini dinlemiş birisi olarak bu sohbetlerin ne kadar dolu ve kıymetli sohbetler olduğuna bizzat şahidimdir. Hatta diyebilirim ki inşallah karakterimin şekillenmesinde bu sohbetlerin çok ciddi tesirleri olmuştur. Bundan dolayıdır ki İskender Paşa’nın yanından geçtiğimde içimde tarifi mümkün olmayan bir burukluk hissederim. O ufuk açıcı, o yürek ferahlatan, o tatlı dilli vaazlardan, o ilim meclislerinden sonra İskender Paşa’nın neden bugün bu sessizliğe büründüğüne bir türlü anlam veremem. Acaba o kürsü hep böyle boş, hep böyle boynu bükük mü kalacak? İskender Paşa bir gün tekrar o dolup dolup boşaldığı o eski günlerine geri dönebilecek mi? İşte biz insanoğlu hep böyleyiz, varken elimizdekinin kıymetini bilmez sonra da böyle hayıflanırız.

Bu kutlu dergâhın unutulmayan mürşidi İçli Ses’in öğrencilik hayatı İstanbul’da, akademik hayatı ise Ankara’da geçti. 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Aynı yıl Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü’ne asistan olarak girdi. Bu dönemde hocası Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin kerimesi Muhterem Hanım ile evlendi. Hayatının bu Ankara günlerinde Hocası Mehmet Zahid Efendi yılda bir kere olsun Ankara’ya gelir ve onlara misafir olurdu.

Başarılı bir akademisyen olan İçli Ses, 1965’te “15. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri” konulu teziyle doktorasını tamamladıktan sonra, 1972’de “Hacı Bektaş-ı Veli ve Makâlâtı” teziyle doçent, 1982’de “Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye” adlı takdim teziyle de profesör oldu.

O dönemlerden öğrencisi Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın Hoca, merhum hocasından bana şöyle bahsetmişti: “Öğrenciler tarafından çok sevilirdi, derse girdiğinde öğrenciler ayağa kalkarak birden bire susarlardı, bunu korkudan dolayı değil saygıdan dolayı yaparlardı. Bütün öğrencilere Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa adlı kitabını okutmuştu.”

Akademik hayatı boyunca ilim ve irfan merkezi İstanbul’dan da ayrı kalmayan İçli Ses, 1977 yılında Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin bizzat elinden tutarak onu vaaz kürsüsüne oturtması ile birlikte İskender Paşa Camii’ndeki hadis derslerine başlamış oldu. Bir gün hocası kendisinden sonra manevi vazifeyi kendisine devredeceğini söylediğinde, biraz da çekinerek ona; “Efendim bu vazifeye takat getiremeyiz” demiş. Hocası ise; “Yardım ederler size“ buyurmuşlar. Bu hatırayı da kendisinin sohbet kayıtlarından dinlemiştim.

13 Kasım 1980’de hocasının vefatından sonra, hocasının emriyle cemaatin eğitimiyle ve her türlü meselesiyle ilgilenme, tebliğ ve irşad görevini yürütmeye başladı. Bu vazifeyi daha iyi bir şekilde yapabilmek için 1987 yılında emekliye ayrılarak vaktinin tamamını gönül fetihlerine ayırdı. Dünyanın birçok ülkesine seyahatlerde bulunarak, oralarda eğitim programlarına katıldı. Avrupa’da, Afrika’da, Kuzey Amerika’da, Orta Asya ve Avustralya’da pek çok faaliyetler yürüttü.

Bu ülkenin gerçek sahipleri olan Anadolu insanları hangi alanlara el atması gerekiyorsa, o alanlara el attı. Öncelikli olarak basın yayın alanına önem verdi. Çünkü dönemin çukur medyası İslam aleyhtarlığı ile adeta zehir saçıyordu. Müslümanların acilen müsbet yayınlar yapan gazete, dergi, radyo ve televizyonlara ihtiyacı vardı.

1983 yılında kendisinin de Halil Necatioğlu müstear ismi ile yazılar yazdığı İslam Dergisi’ni çıkarttı. Bu dergi yüksek tirajı ile o günün Türkiye’sinde Müslümanların sesi oldu. Ardından, Kadın Aile, Gül Çocuk, İlim Sanat, Panzehir dergilerini ve Sağduyu adlı günlük gazeteyi çıkarttı. İnternet ve cep telefonlarının olmadığı o yıllarda bu yayınlar çok ilgi gördü.

Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dernek ve vakıfların açılmasına vesile oldu. Hakyol Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı, İlim Ahlak Kültür ve Çevre Dernekleri ve Aile derneklerinin kurulmasına vesile oldu. Asfa okullarının, Seha Neşriyat’ın ve Ak-Radyo’nun (AKRA) kuruluşuna öncülük etti. Daima “Durmak yok yola devam” düsturu ile daha birçok alanlarda hizmetler verdi. Bilhassa çıkardığı gazete ve dergilerle, kurduğu dernekler ve radyo kanalıyla, 80 ve 90’lı yılarda İslamî şuurun canlanmasında etkin rol oynadı.

Onun yaptığı bu büyük hizmetler, din düşmanları ve derin devlet tarafından sürekli takip ediliyor ve engellenmeye çalışılıyordu. O dönemlerde kim hizmet yapıyorsa bıçak altındaydı. 28 Şubat sürecinden sonra baskıcı atmosferin çoğalması yüzünden vatanından uzaklara gitmek zorunda kaldı. O bu hicrete Müslümanlar daha fazla zarar görmesin diye, onların selametini düşünerek ve gideceği yerdeki fütuhatın da hayalini kurarak razı olmuştu.

1998 yılında Avustralya’nın Brisbane şehrine yerleşti ve hizmetlerine orada devam etti. Pek çok yerde camilerin, kültür merkezlerinin açılışını yaptı. Bu dönemde Brisban’daki Camii’nde, her gün sabah ve yatsı namazlarından sonra hadis dersleri yapıyor ve Akra’dan canlı yayınlıyordu. İşte benim bu yazıda ondan İçli Ses diye bahsetmemin nedeni de o günlerdeki radyo sohbetleridir. O dönemler Akradyo’yu dinleyenler belki de benim gibi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’nin gurbette yaptığı sohbetlerdeki ses tonunun farklı olduğunu hissetmişlerdir.

Türkiye’deki enerji dolu, heyecanlı ses tonu gurbetteki sohbetlerinde yerini dokunaklı bir ses tonuna bırakmıştı. Derinden gelen bu içli sesi dinlerken “Ağlama karanfil beni de ağlatma” ezgisini hatırlıyor ve Hoca’mızın ciğerlerinin yandığını hissediyordum. “Aldırma söylenen o sözlere/ Sen dağıt etrafa mis kokunu” dizelerine gelindiğinde ise yine Hoca’mızın Türkiye’de kaynatılan fitne kazanlarına rağmen nasıl da kokusunu, feyzini, aşkını, sevgisini, sevdasını Avustralya üzerinden dağıtmaya devam ettiğini düşünüyordum.

Esad Coşan Hoca, 4 Şubat 2001’deki o elim kazaya kadar Avustralya’da iman tohumlarını saça saça hizmet etmeye devam etti. Son nefesine dek hakkı ve hayrı yaymakta, İslam’ın güzelliklerini tebliğ etmekte biran bile fütur göstermedi. Onun İslam’ın derdinden başka hiçbir derdi de yoktu zaten. Yüreğindeki dava şuuru o kadar yüksek bir seviyedeydi ki sanki bakışlarında ete kemiğe bürünmüştü.

Onun samimiyetinin bir işareti olsa gerektir ki vefatından on sene kadar önce 29 Aralık 1991’de İskender Paşa Camii’nde kaydedilen, -internette de yayınlanan- bir sohbetinde şu ifadeyi kullanacaktı: “Ben coğrafya kitaplarında görüyordum Avustralya’yı… Ne param yeter; ne aklımın köşesinden geçer Avustralya’ya gitmek. Bizi oradaki arkadaşlarımız çağırdılar, aman Hocam konferans var, üniversitede eğitim var, seminer var; gelemem, edemem, kalkıyor gidiyor insan oraya… Eceli oradaysa diyecekler ki Esad Hoca Avusturalya’ya gitti, vefatı oradaymış. Öyle olacak. Allah cümlemizi, sevdiği bir kul olarak, sevdiği bir işi yaparken, hayır üzereyken canımızı alsın.”

Tam da bu videoda söylenildiği gibi Türkiye’ye on beş bin km uzaklıktaki Avusturalya’da bir camii açılışına gitmek için düştüğü yollarda, Sydney yakınlarında bir yerde damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel Bey ile birlikte feci bir trafik kazası sonucu Rabbi’ne kavuştu. Bugün her ikisinin kabri de Eyüp Sultan kabristanında yan yana. Cenab-ı Allah merhum Hoca’mıza da damadı merhum Ali Yücel Bey’de rahmet eylesin.

Bugün bu elim kazanın üzerinden yıllar geçmesine rağmen sevenleri onun vefat ettiğine sanki hâlâ inanamıyorlar. Akradyo’da onu dinlediklerinde, hocaları sanki yaşıyormuş da kendilerine öğüt veriyormuş gibi dinliyorlar. Bir yaz günü Cuma namazı için Çamlıca’daki Küçük Çilehane Camii’ne gittiğimde onların bu halini müşahede etmiştim. Namaz öncesinde camiinin bahçesindeki hasırlara saf saf dizilen bu güzel insanlar, hoparlörden yayınlanan merhum hocalarının vaaz kaydını büyük bir huşu ile dinliyorlardı. Adeta onların üzerlerine yapışmış gibi duran bir hüzün bulutu vardı. Hocalarını gurbet ellerde yitirmenin acısını bir türlü unutamıyorlardı.

Uyarır ve uyandırırdı

Merhum Esad Coşan Hoca çağını iyi okuyan ve çağının gereklerini iyi tespit eden, ona göre strateji belirleyen analitik düşünen üstün bir beyindi. Çoğu insanların öngöremediği mevzularda o çok önceden insanları uyarır ve uyandırırdı. Bilhassa dünyadaki çevrilen dolapların, masonların çevirdiği oyunların farkındaydı. 5 Mayıs 1990 tarihli sohbetinde insanları emperyalist güçlere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı bakın nasıl uyarmıştı: “Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

Hoca’mız yaptığı bütün yayınlarda, bir taraftan halka İslam’ın mesajını ulaştırırken bir taraftan da mazlumların sesi olmaya gayret ediyordu. Mikdat Kutlu Hoca’nın anlattığına göre çıkarmış olduğu İslam Mecmuası’nda Türkiye’nin her yerindeki zulme uğramış insanların haberlerini dosya yapıp yayımlıyordu. Sadece Türkiye’deki değil dünyadaki zulme de değiniyordu. Hatta birisi Hoca’mızı tenkit etmiş, demiş ki; “İslam dergisine sadece zulme uğrayan Müslümanların haberlerini koyuyorsunuz, Müslüman olmayan ama zulme uğramış olan kimselerden bahsetmiyorsunuz.” Bunun üzerine Hoca’mız, İskender Paşa Camii kürsüsünde şöyle demiş: “Bir kardeşimiz bizi bu şekilde tenkit etmiş, teşekkür ediyorum, doğru söylemiş, bizim onları da savunmamız lazım.” Yani Hoca’mız gerektiği zaman kendisi ikaz ettiği gibi yapılan tenkitlere de kulak veriyordu. Bu da günümüzde pek kimselerde kalmayan bir meziyettir; eleştirildikleri zaman sizi terk ettiklerini ve adeta size düşman olduklarını görürsünüz.

Hoca’mızın anlayışında ise insanları terk etmek değil insanları kazanmak vardır. Hoca’mızın önceliklerinden birisi de insanlara bir şekilde ulaşma düşüncesidir. O hayatı boyunca, sadece yakın çevresiyle ilgilenen, ya da sınırlı bir derviş halkasına hitap eden bir mürşid olmamıştır. Toplumun her kesimine ulaşmaya çalışmış, kutlu mesajı mutlaka insanlara taşımaya gayret etmiştir. Hoca’mızın bu yönünü Mikdat Kutlu Hoca şöyle anlatıyor: “Bir gün İngiltere’de bir markete giriyor, kasadaki genç İngiliz çok resmi davranınca Hoca’mızın hoşuna gitmiyor ve onunla irtibat kurmaya çalışıyor. ‘Hepimiz Hazreti Âdem’den kardeşiz’ diyerek söze giriyor ve sonra ona anlatacağını anlatıyor. Yani oradaki İngiliz genci ulaşılması gereken bir insan olarak önemsiyor. Hoca’mızın vazifesi bütün insanlığı kucaklamaktı.”

Bu güzel hatıradan da anlaşıldığı üzere Esad Hoca insanların birbirleri ile soğuk bir iletişime girmelerinden hoşlanmamaktadır. Bir Nakşi şeyhi olarak gereksiz kasıntılardan da hoşlanmıyordu. Bugün maalesef bazı mevki sahiplerinin makamlarında kasıntı ile kurulduklarını görüyoruz. Hâlbuki bu kadar kasıntıya hiç gerek yoktur. Esad Hoca için hazırlanan bir belgeselde Dr. Mahmut Tokaç Bey’den Hocamızın kasıntısız halleri ile ilgili çok güzel bir hatıra dinlemiştim.

Bir gün Esad Coşan Hocamız doktorlarla birlikte doğduğu köy Ahmetçe’ye bir sağlık taraması yapmaya gitmişler. Sağlık taraması bazı köylülerin şikâyeti üzerine jandarma tarafından engellenince, Hoca’mız; “Toparlansın herkes, yalıya iniyoruz” demiş. Yalı dediği yer de denize sıfır bir konumda olan Ahmetçe Yalısı denilen bir yer. Doktorlar, akademisyenler moralleri bozuk bir şekilde yalıya inmişler. Yemek hazırlanıncaya kadar hep birlikte deniz kenarında, evin etrafında şöyle bir yürüyüşe çıkmışlar. Önde Hoca’mız, diğerleri arkadaymış. On ya da on beş kişilik bir grupmuş. Hocaefendi yerde bir frizbi bulmuş ve onu birdenbire Dr. Mahmut Bey’e doğru fırlatıp; “Yakala” demiş. Mahmut Bey yakalamış ama ne yapacağını bilememiş. O da bir refleksle ona geri fırlatmış. Hocaefendi yakalayıp bir başka arkadaşa fırlatmış. Derken herkes birbirine frizbi fırlatmaya başlamış. O frizbi oyunu bir anda oradaki o olumsuz karamsar havayı dağıtmış ve herkesin neşesi yerine gelmiş.

Sakalıyla, sarığıyla, cübbesiyle son derece saygın bir âlim ve bir hocaefendi olan Esad Hoca’nın sahilde doktor ve akademisyenlerle frizbi oynamaktan çekinmemesi, mümine hiç yakışmayan gereksiz kasıntılardan uzak olduğunu göstermektedir. Keşke bizler de merhum Hoca’mız gibi bulunduğumuz yere huzur katabilen, insanlara neşe ve mutluluk verebilen hayırlı kimselerden olabilsek. Tabi bu onun aynı zamanda çok renkli bir kişilik olduğunu da kanıtlamaktadır. Klasik tarzda bir şeyh efendi değildir.

Hoca’mızın rahle-i tedrisatında yetişen Necdet Yılmaz Hoca, onun bu yönünü şöyle anlatıyor: “Hocaefendi hayatın içerisindedir. Hayatın içerisinde ne varsa hepsi Hocaefendi’yi ilgilendirir. Bir tarafa saplanıp kalmak gibi bir düşüncesi yoktur. Müslümanların derdi onun derdidir, bütün derdi tasası budur. Hatta onu da aşar ve bütün insanlığın derdi ile ilgilenir. Odasında büyük bir dünya haritası vardır. Hani şeyh dediğin postunda oturur, gelen giden dervişlerine nasihat eder ya! Hocaefendi bu anlayışta değildir. Hayatın içerisindedir. ‘Hadi bakalım koşalım’ der, ‘yüzelim’ der. Yerine göre top oynar. Kenarda eli öpülen bir şeyh tipi değildir. Tabiatı seven bir insandır. Keşfetmeyi seven bir insandır. Dünya insanlarını tanımayı çok sever. Aile eğitimi için çadır kampları düzenlemiştir. Mesela Isparta’nın Kovala gölünün kenarında bir hafta boyunca bir kamp organize etmiştir. Bu kampa yüzün üzerinde aile katılmıştı. İşte Hocaefendi bu şekilde aile eğitim kampları düzenleyerek aileyi hep birlikte eğitmeyi hedeflemiştir.”

Bir mücadele insanıdır

Merhum Esad Hoca’mızın bir diğer önemli yönü ise İslamî konularda tavizsiz ve mücadeleci bir kişiliğe sahip olmasıdır. Mücadelesini vermeden hiçbir zaman baskılara teslim olmamış, pısırık ve teslimiyetçi tavırlar sergilememiştir. “Aman şöyle etmeyelim, aman bir şey yapmayalım” diyen, havadan nem kapan tiplerden değildir. Kendisi cesur olduğu gibi insanları da korkaklığa, çekingenliğe teşvik etmemiştir. Bilakis insanlara mücadele etmeyi önermiştir.

Dr. Necdet Yılmaz Hoca onun bu yönüyle ilgili şöyle bir hatıra naklediyor: “Bir gün dışarıdan doktora yapan bir talebe Hocaefendi’ye; ‘Hocam doktora sınavına gireceğim, sakalları da keseceğim’ der. Bu kimseye Hocaefendi; ‘Önümüze duvarlar örüyorlar. Aslında bu duvarlar kartondan duvarlar. Ama dev oldukları için, bu duvarı aşılmaz zannediyoruz. Aslında bir vursan göçecek. Sen mücadele etmeyi denedin mi? Dene bakalım ne olacak’ der. Bu kimse hakikaten sakallı olarak savunmaya girer ve hiç de bir problemle karşılaşmaz.”

Bunun bir diğer misalini de bir televizyon kanalında onu tanıyan birisinden dinlemiştim. İslam Dergisi kurulacağı zaman, o dönemdeki hükümetler malum olduğu üzere Müslümanlara karşı son derece baskıcı ve kibirliydiler. Bazı dernek yöneticileri, bunu dikkate alarak; “Hocam derginin adını İslam koymasak, daha az dikkat çeken bir isim koysak” demişler. Hoca’mız durmuş, birkaç dakika düşünmüş ve net bir ifadeyle; “Hayır, başvuru dilekçenizi yazın, ismi İslam olacak” demiş. Başvuru dilekçesini yazmışlar ve dediği gibi derginin adı İslam olarak kabul edilmiş. Bu dergi dönemin en çok satan dergisi olmuş. Bu hatıradan da anlaşılacağı üzere, iki kimlikli olmak, takiye yapmak Hoca’mızın meşrebinde yoktur. Müslümanların en çok ezildiği, dışlandığı dönemlerde bile onlara şirin görünmeye çalışmamıştır. O kimliğini orta yere koymuş ve bangır bangır İslam’ı haykırmıştır.

Temsil ettiği tasavvuf yolunu, Kitap ve Sünnet’e bağlılık olarak özetlemiş, Gümüşhanevi Dergahı’nın diğer büyük mürşidleri gibi Şeriat’a ve Ehl-i Sünnet akidesine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Düzenlediği sempozyumlarda üzerinde konuşmalar yapılan zatın Şeriat’a bağlılığının da işlenmesini özellikle istemiş ve bütün ilmî çalışmalarda şer’î vurguya çok önem vermiştir. Bir konuşmasında bu konuya şöyle işaret etmiştir: “Biz hiçbir zaman, Şeriat’ın dışında, Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz.”

O hayatın her alanında Efendimiz’i ve Selef-i Salihin’i örnek almayı tavsiye etmiş ve onları ölçü almıştır. İhvanına da özellikle sahabe hayatlarını okumayı tavsiye etmiştir. Onun bir diğer tavsiyesini ise Miktad Kutlu Hoca şöyle anlatıyor: “Esad Coşan Hoca’mız bir sohbetinde uzun uzun tavsiyelerde bulunmuştu. O gün dedi ki; ‘Hocam bunlar uzun, bana kısaca yapmamız gerekenleri özetler misiniz’ diyenler için özetliyorum: Haramlardan sakınacaksınız, ibadetlerinizi güzel yapacaksınız, ahlakınızı güzelleştireceksiniz ve İslam’a hizmet gayreti içinde olacaksınız.”

Son olarak, dünyada görüşemediğim ancak ahirette görüşmeyi umduğum mübarek Mahmud Esad Coşan Hoca’mızın çok etkilendiğim bir hatırasını nakletmek istiyorum. Bu hatırayla onun sohbet kayıtlarından birinde karşılaştım. Hocamıza bir gün yazılı olarak soruyorlar: “Hocam yirmi dört saatiniz nasıl geçiyor?” Onun bu soruya verdiği cevap gerekten de çok etkileyici: “Ben aciz bir insanım, benim hatalarım, kusurlarım olur. Benim günümün nasıl geçtiği önemli değil. Siz ve ben doğruyu bulmak istiyorsak Peygamber Efendimiz’i ölçü alacağız. O zaman doğruyu bulmuş oluruz.”

Günümüzde o kadar çok kendisine çağıran insan varken Hoca’mızın bu sözleri onun dünya görüşünü ve tasavvufî anlayışını çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. O Ahmetçe’de doğmuş, Ahmetçe yaşamış ve insanları Şeriat-i Garra-yi Ahmediye’ye çağırmıştır. Kur’an ve Sünnet’in hayatın her boyutuna hâkim olması için gayret göstermiştir. Onun hayat anlayışının hülasası belki de şu sözden ibarettir: “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî” yani “Allah’ım! Maksadım sensin ve isteğim senin rızandır.” Buna “Kuşçu Dede” de şahittir.

Aydın Başar, Seferber Dergisi, 2020, 20. Sayı

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Konyalı Büyük Bir Alim Ahmed Tahir Özyazıcı

Osmanlı devrinde “makarr-ı ulema” denen Konya’mız, pek çok âlim ve veli yetiştirmiş mübarek bir beldedir. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir