Ana Sayfa / Manşet / İslam Tarihine farklı yaklaşımlar

İslam Tarihine farklı yaklaşımlar

YAZARLAR VE HOCALAR GRUBU YAZIŞMALARI

Konu: İslam Tarihine farklı yaklaşımlar

9.02.2020

Bahri Kılıç: “Hangi milletin idarecileri Kitabullah’la ameli terk ederek Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır.” (İbn Mace) “Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.” Yunus,109 “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine tapmanızı buyurmuştur.” (Yusuf, 40) “Hüküm ancak Allah’a aittir, gerçeği O anlatır ve O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (Enam,57)”Doğrusu hüküm, yalnız O’nundur; O hesap görenlerin en çabuğudur.” (Enam, 62) “Artık hüküm yüce ve büyük Allah’a aittir.” (Mümin, 12)

Egemenliğin kaynağı sadece Allah’ındır. Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm koyma hakkı, hâkimiyet yetkisi yoktur. İnsanlar sadece, Allah’ın şeriatında bildirdiği hükümleri uygulamak durumundadırlar. Türkiye nüfusunun yüzde 99’u Müslüman’dır. Ancak gel görelim ki, kaynağını doğrudan Kuran’dan ve hadisten alan bir tek kanun da yoktur. Milletimiz, yaklaşık dokuz asır “şer’î esaslarla” yönetilmiştir.  8 Nisan 1924’te Şer’iyye Mahkemeleri kapatılmış, Mecelle kaldırılmıştır.  1926’da da İsviçre Medenî Kanunu, daha sonra İtalya, Fransa, Almanya gibi ülkelerden de hukuk sistemleri ithal edilmiştir. Gazeteci Uğur Mumcunun Türk vatandaşı tanımı: “Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Uğur Mumcu, bile bu denli yabancılaşmayı hazmedememiştir. “Dikkat edin, ileride kitap ile sultanlık (din ve devlet işleri) birbirinden ayrılacak. Siz kitaptan ayrılmayın.” (Tabarani) Bu hadis, idare çözüldüğü zaman her şeyin çözüleceğini söylüyor.

İslam din ve devlettir. Devlet olmadan birçok dini hükümler uygulanamaz. Devlet de din olmadan asla düzelemez. “Dininizin evveli nübüvvet ve rahmettir. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. Daha sonra ceberut, zalim ve zorba rejimler olur. Sonra yine peygamberlik yolunda hilafet olacak. İnsanlar arasında Peygamber’in sünnetiyle amel edilecek .” (Bezzar, Müsned) “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek (Emirleri tek tek terkedilecek)tir. Her bir halka çözüldüğünde insanlar bir sonraki halkaya sarılacak/yapışacaklardır. İlk çözülecek olan halka hüküm/yönetim halkası, son halka ise namaz halkasıdır.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned) Hz. Ömer şöyle dedi: İslam’da yaşayıp Cahiliyeyi bilmeyen bir kesim ortaya çıkınca, İslam’ın düğümleri/şiarları tek tek çözülür, hayattan kaybolur. (İbn Teymiye Fetava) “İnsanlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği üç kişiden biri de İslâm’a girdiği halde cahiliye sünnetini arayandır.” (Buhari) Birliğimizi ve dirliğimizi yitirdik. Birbirine hasım onlarca ulus devlete bölündük. Hiç birinde İslam hâkim olmadı. Her birinin başına kalıbı bizden, kalbi düşmanlarımızdan olan yöneticiler yerleştirildi. Hilafetini kaybeden ümmet, imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dört bir yana saçıldı. “Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Maide, 50) “Tâğut’u inkarla emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar.” (Nisa, 60) “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleriyle emrolundular.” (Tevbe 31) İslam dünyasının içine düştüğü durum, ayette belirtilen durumdan çok da farklı değildir. 6:12

M. Beşir Eryarsoy: Bahri Hocam’ın yazdıklarına mütevazı bir katkı… Günümüz Müslümanının ve aynı zamanda bütün siyasi rejimlerin ve topluma bir şekilde yön vermek, yönetmek isteyen her türlü ideolojinin ve hayata hükmetmek isteyen her inancın temel ve belirleyici meselesi “HAKIMIYET KİMİNDİR? ” sorusuna verilen cevapta saklıdır. Eğer egemenlik proletarya sınıfınındır denilirse Komünizm; Halkındır denilirse Cumhuriyet ya da demokrasi; Din adamları sınıfınındır denilirse Teokrasi; Asillerindir denilirse Aristokrasi; Kralın ya da imparatorundur denilirse Monarşi… vs. isimlerini alır. Hakimiyet yani teşrî’ yani yasama hakkının esas itibariyle Allah’ın ve O’nun vahiy ile tesbit ettiği çerçeve dahilinde Rasûlünün ve “ululemr/yetkin alim ve Şura heyetinin” hakkı olarak görülüyorsa bunun adı da “İSLÂM’DIR”. Müslüman da böyle bir nizamın hakimeyeti altında değilse İslâm’ın öngördüğü barışçıl yöntem ve süreç çerçevesinde bu nizamı egemen kılmak için gereken gayreti göstermekle yükümlüdür. Böyle bir nizamın hükmü altında yaşıyorsa devamı ve gerekirse ıslahı için çalışmak ve uğraşmakla mükelleftir. 13:08

Mehmet Yalar: Muhterem Bahri Hoca’nın bugünkü hadis ve ayet seçimini çok yerinde ve zorunlu bulduğumu “belirttikten sonra: Milletimiz, yaklaşık 9 Asır şer’i esaslarla yönetilmiştir” şeklindeki iyimser tezini çok kısaca değerlendirmek istiyorum. İnancımız gereği dört büyük halife dönemini dışarıda tutacak olursak, tam 1400 yıldır, hiç bir dönemde Müslümanlar şer’i esaslara göre yönetilmedi. Çünkü Emeviler’den tutun da modern dönemin seküler sürecine kadar gelmiş geçmiş bütün yönetimler, hiçbir şer’i ehliyet ve liyakat esasını dikkate almayan, aksine tamamen ırk ve kabile merkezli hanedanlık yönetimleridir. Üst yönetim yapıları, aşağı yukarı tamamen dünyevi maslahat esaslarına göre şekillenmiştir. Alt seviyelerdeki şer’i uygulamalar ise, yönetimin özüyle ilgili değildir. Üzücüdür, ama müsemmanın isme mutabık olduğu gerçek bir İslâm tarihinden söz etmek mümkün değildir. Bu tarih, olsa olsa iç kavgalarla dolu, oluk oluk kan akan karmakarışık bir Müslümanlar tarihidir. Nitekim bu tarih boyunca hem ilim ve fikir adamlarına hem de zayıf kesimlere çok büyük acılar çektirilmiş, çektirilmektedir. Bendenize göre, din ve tarih gerçekliği üzerinden romantizm yapma ve bunun keyfini çıkarma lüksümüz bulunmamaktadır. Bugün de güçlü olan, güçsüzü ezmeye devam etmektedir. 14:31

Bahri Kılıç: Üstadım değerlendirme ve katkılarınızdan dolayı öncelikle teşekkürlerimi arz etmek isterim. Aslında kısmen şer’i şerif demek istemiştim. Ama bu kokuşmuş beşeri sistemle mukayese ettiğimizde gerçekten kısmen Şer’i Şerif olsa da, ciddi manada özlemlerimiz, hasretlerimiz o kadar büyük ki, bize bu cümleleri kurmayı bir zaruret arz ettirmiştir. 14:43

Ali İhsan Karataş: Kıymetli Mehmet Yalar hocam, ifade buyurduğunuz şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) dönemi hariç diğer dönemler için genellikle İslam Tarihi yerine Müslümanların tarihi ifadesinin kullanılması daha uygun görülür. Nitekim İslam Tarihi alanıyla ilgili ilk dönem kaynakların adları da Tarihu’l-İslam ifadesiyle başlamaz. 15:26

Mehmet Yalar: Her iki kıymetli hocaya da teşekkürler. 15:37

H. Yunus Apaydın: Muhterem Mehmet Yalar Hoca’nın değerlendirmesi bana biraz sorunlu geldi. Burada yaklaşımlarına perspektiflerine katılmadığım bir çok hocamız var. Aktif katılamasam da okumaya çalışıyorum, hiç değilse göz gezdiriyorum. Mensubu olduğumuz camiayı tanımak adına benim açımdan istifadeli de oluyor. Hepsinden Allah razı olsun. Herkes iyi niyetle kendi doğrularını söylemeye gayret ediyor. “İhtilâfu ümmetî rahme” hadisinin tecellisi olarak, farklılıkları zenginlik, ihtilafları çeşitlilik olarak görüyorum.
Mehmet Yalar hocanın –paylaşımlarından edindiğim izlenime göre genel çizgisine de uygun düşmediğini sandığım- paylaşımını görünce o konuda iki satır yazmak istedim. Yazacaklarım eleştiriden ziyade, o konuda kendi şahsi düşüncemdir. Tarih orada duran bir şey. İnsanlar baktıkları yere, kurdukları bakış açısına göre onu farklı şekillerde görebilirler. Nitekim tarihsel şahsiyetler hakkında (mesela Abdülhamid, mesela Buhari, mesela Suyutî..) farklı yorumlar yapılabilmektedir ve birinin övgü gerekçesi olarak zikrettiği şey, diğeri için yergi gerekçesi olabilir. Burada önemli şey bakışın kendi öz değeridir. Tarihi veya tarihsel bir olguyu değerlendirirken, onun kendi zamanı için ifade ettiği anlamın ne olduğunu ve bugünü inşa etmede ne ölçüde işlevsel olduğunu da göz önünde tutmak gerekir. Bahri Kılıç Bey’in “Milletimiz, yaklaşık 9 asır şer’i esaslarla yönetilmiştir” ifadesini iyimser bulmuş ve bu iddianın tam aksine “İnancımız gereği dört büyük halife dönemini dışarıda tutacak olursak, tam 1400 yıldır, hiç bir dönemde Müslümanlar şer’i esaslara göre yönetilmedi.” şeklinde bence kötümser ve izahı ve savunulması zor başka büyük bir iddia öne sürmüştür. “Tarihte Müslümanlar şer’î esaslara göre yöneltilmiş midir?” sorusu, sadece tarihe ilişkin bir soru değil, aynı zamanda Müslümanlar olarak bugünümüzü ve geleceğimizi nasıl inşa edeceğimize ilişkin de bir sorudur. Ve çok önemli bir sorudur. Bu mecrada sonuca bağlanması zordur. Özel çalıştaylarda konuşulması tartışılması gerekir. Üzerinde durulması ve cevabının bulunması gereken ilk temel soru şudur: “Şer’î esaslara göre yönetilmek ne demektir?”
İçinizden bu sorunun cevabını kolay bulanlar olabilir. Ama o kadar kolay değil. Mehmet Bey’in “İnancımız gereği dört büyük halife dönemini dışarıda tutacak olursak..” ifadesinin zımnında sanki eğer inanç engeli olmasa dört raşit halife dönemini bile bir sapma olarak görme eğilimi var. Uzatmayayım ama asrı saadetten uzaklaşmayı daima bir bozulma ve kokuşma (ve her yeniyi/farklıyı bid’at) olarak gördüğümüz vakit elimizde sadece peygamber tarafından ve peygamber döneminde uygulanabilme imkanı bulmuş bir din kalır. İslam’ı kirletmeme ve koruma adına hayatın dışına atmakla sonuçlanan bir zihin kurgusudur bu ve aldatıcıdır. Bence İslam daima akan bir su gibi farklı iklimlere/coğrafyalara uğrayan oranın iklim/toprak şartlarıyla -mineral bakımından- zenginleşen bir ırmak. Önemli olan şey temel üst ilkelerin, can, akıl, mal, din ve namus güvenliğinin hangi düzeyde gerçekleştiğidir. Bazılarının asr-ı saadeti idealize ettiği gibi tüm tarihi idealize ettiğim sanılmasın, öyle bir kastım yok. Uzun gidecek konu. Ben de yoruldum sizi de yormayayım. Arz ederim.16:21

Mehmet Yalar: Kıymetli ilim adamı Yunus Apaydın Hoca’ya katkılarından dolayı teşekkür ederim. Din ve tarih gerçekliği, farklı bakış açılarına göre her zaman farklı yorumlanmaya açık alanlardır. Bendenizin en güçlü argümanı, tarihi gelişmeler zinciri ve geçmişten tevarüs edilen bügünkü İslam dünyasının fiili durumu. Çok kısaca; Hz. Osman’ı şehit edenler Müslümanlar, Hz. Ali’yi şehit eden harici bir Müslüman, ehli beyti katliamdan geçirenler, Müslüman emeviler, sonra onlara katliam yapan abbasiler, abbasilerin zayıflamasıyla ortaya çıkan irili ufaklı devletler. Acaba yönetimlerin bu şekildeki teşekkül seyri ve devamının hangi İslami esasa veya esaslara dayandığını izah etme imkanımız var mı? Yoksa bütün bu cinayetleri ve katliamları İslami yönetimin gereği mi sayacağız? Daha sonraki dönemlerde de farklı şeyler olduğunu göremiyor ve söyleyemiyoruz maalesef. Bendeniz, daha sonraki dönemlerde de Müslümanlar arasında yapılan savaşların ve yönetim kavgalarının tamamını İslam dışı olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunlar, elbette ki tarihten ve İslam’dan anladıklarımdan hareketle vardığım şahsi öngörülerimdir. Elbette ki tartışmaya da açıktır.
Selam saygılarımla.17:19

Necdet Çağıl: Aziz üstadım Mehmet Yalar hocamın bu haklı endişelerine ben naçiz kardeşiniz de katılmaktadır. Esasen Kur’an’ın bütünüyle Asr-ı Saâdet’te bile tatbike medar olup olmadığı müştebihtir. Fakir bu konuda bir makale bile tasarlamaktayım. Belki fıtratın ve ontolojik zaruratın tevlit ettiği bazı beşeri zaaflar buna zemin hazırlamakta.. Belki bu yüzden Rabbimiz sizlerin de çok iyi bildiğiniz gibi evvelemirde tercih buyurduğu bazı tekliflerini ikinci etapta hafifletip kulun ihtiyarına tevdi buyurmuştur. Âdeta “Biliyorum, bu sizin için zor; bari hiç olmazsa…” şeklinde yapılanan tekâlîf-i Sübhânî’den bahsedebilme imkânı var. Bunun örnekleri çoktur. Konu biraz çetrefilli.. Hatta Resûl-i Ekrem’in arzuladığı o ALTIN NESİL dört başı mamur tahakkuk etti mi diye tevcîh-i süal edilebilir mi acaba? Zira neş’et ettiği toplumun sosyokültürel ve psikososyal temayül ve zaaflarını çok iyi biliyordu. Belki de مالا يدرك كله لا يترك كله kuralınca müktesep kazanımları heba etmeme uğruna bazı tavizler istenmeden de olsa tanınmış olamaz mıydı? Bu asla tebliğ vazifesinin ihlali anlamına da gelmiyor elbette.. Suda boğulanın haliyle hallenmeden onu kurtarmak imkânsızdır ya; bu da öyle bir şey galiba.. Ben az söyleyeyim siz çok anlayın.21:07

Mehmet Yalar: Kıymetli katkılarınızdan ve geniş ufuklu değerlendirmenizden dolayı teşekkür ederim, aziz üstadım. 21:25

Mustafa Asım Küçükaşçı: Satırlarınızın fakire iki tedaisi:وقليل من عبادي الشكور “Saadet, hayatı olduğu gibi kabul, eskaline rıza, ıslahına sa’ydedir.” Filibeli Ahmed Hilmi. 21:31

10.02.2020

Necdet Çağıl: Mükemmel tespitler.. Âyet-i Kerîme’nin aksettirdiği burhân-ı kâtıın yanı sıra merhum Filibeli’nin ifadesi de mükemmel.. Nur içinde yatsın.. 7:28

Süleyman Önsay: Değerli hocalarımız; Efendimizden bu yana ortaya konulan tüm uygulamalara “imtihan” gerçeğinden hareket ederek baktığımızda asıl olanın yani idealin Kitap ve Sünnet olduğunu ve İsmet sıfatına sahip hiç kimsenin kalmadığını ve herkesin (fert, toplum, devlet ve medeniyet olarak) eksiklerinin ve yanlışlarının bulunabileceği inkar edilemeyecek bir vakıadır. Bu nedenle mutlak doğru olan Kitap ve Sünnetin ilkeleri olup bununda ideal tek örneği “üsve-i hasene “ olan Efendimizdir. O’ndan sonrası değerlendirilmeye bağlıdır. Kitap ve Sünnete dayananlar tasvip ve duaya; ters düşenler ise beraat ve istiğfara layık olurlar. Tevhid çizgisinden ayrılmayan hiçbir özel ve tüzel kişilik bütünüyle ne red olunur ne de baş tacı edilir. Olaya bir de böyle yaklaşılsa diye düşünüyor ve arz ediyorum. Selam ve saygılar… 11:27

Necdet Çağıl: Süleyman hocamızın da işaret ettikleri gibi Mehmet Yalar üstadımızın ve bendenizin asıl maksadımız bu mübarek İslâm dinimizin mükemmel olması karşısında din mensuplarının; yani Müslümanların tarih boyunca bu dinin kemaline eşdeğer bir kemal sergileyememiş olmasıdır ki bunun da pek çok afaki ve enfüsi arızalarının mevcudiyetidir. Kur’an اليوم أكملت لكم دينكم diyor; اليوم أكملتكم demiyor.. Saygılarımla efendim. 13:35

Aydın Başar: Bu konuda her iki görüşteki hocalarımızın da görüşleri önemli. Hocalarımın sözlerinden bağımsız olarak bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. İlahiyatçıların yazdığı bir çok kitapta Emevilere karşı bir antipatiye hep rastlamışımdır. Daha sonra bir kısım insanların yaşadığımız sünni İslam’ın bir çok temel unsurunu, Emevi uygulaması diyerek beğenmediklerini gördüm. Yani İslam’ın yüzyıllardır bozulduğunu iddia edenler için Emevileri karalamak çok işlerine yarayan bir söylem oldu. Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı da benzer zihniyet tarafından karalandı. Temel esaslarını İslam’dan alan bütün yönetimlerin bütün eksik ve hatalarına rağmen İslam devleti olduğunu düşünürüm. Fakat İslam Devleti denilince de bizim radikallerin anladığı gibi her şeyin çözümü gibi görmüyorum. Fakir, yoksul, enflasyonun fırladığı ve kötü yönetilen İslam devletleri olabilir. Burada belirleyici temel esasları nereden aldığıdır. Tarihte İslam devleti yok demek hem kötümser bir yorum olur hem de İslam devletini ütopya ve hayal gibi görmeyi doğurur. Buna ilaveten Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı bizim medeniyetimizin derin köklerini oluşturuyor ve nesillere tarih şuuru verilirken bu köklerin karalanmadan “bizim medeniyetimiz” diye sunulması taraftarıyım. Eleştiri ise tabi ki geçmişteki hataları tekrar etmemek için faydalıdır. Tabi sadece eleştiri değil….Tabi özellikle ilahiyatlarda tarihe eleştirel bakma çok yaygınlaştığı için, bu sözlerim tuhaf gelebilir. Biraz da ırkçı söylemler Emeviler ve Abbasiler’le aramızı açıyor. Oysa ki bir ümmetin bütün bir ortak tarihidir bu. 15:32

M. Beşir Eryarsoy: (Necdet Çağıl’a cevaben) Esasen bizim da anlamak istediğimiz ve size dair kanaatlerimiz başka türlü olamaz. Fehm-i kaasır’ımızı mazur görün. İzahatınız için ayrıca teşekkürlerimi arz ederim. 14:30

Mehmet Yalar: (Beşir Eryarsoy’a cevaben) Evvela ilginiz ve saygıdeğer üslubunuzdan dolayı teşekkürlerimi sunarım. Bu münasebetle Muhterem Necdet Çağıl hocamızın özetle ve isabetle ifade ettikleri gibi, kendi tarihimizi öğrenip anlamaya çalışırken, maksadımızın Müslümanları karalamak olamayacağını acizane ifade etmek isterim. Ayrıca bu tarihi süreç içerisinde daha işin başında yönetim şeklinin şura, şer’i ehliyet ve liyakat ekseninden kopup literatürümzde de yer aldığı üzere mülk-i adud’a dönüştüğüne, o gün de bunu dile getirmek isteyen büyük mezhep imamlarına ve benzerlerine büyük acılar çektirildiğine, bu gidişatın da hedeflenen davayla bağdaşmadığına dikkat çekmenin rahatsızlığa sebep olmaması gerektiğini düşünüyorum. Bendeniz, idrak ve inancımın bana hissettirdiği İslam, bugün yaşamakta olduğumuz tablonun, kendisinin hedeflediği tablo olmadığını söylemektedir. Tarih ise, süreçler arasındaki lazimiyet ve melzumiyet bağını zorunlu kılmaktadır. Netice itibariyle teslimiyetçi değil, eleştirel tarih okuma biçiminin daha doğru ve daha faydalı olduğuna olan inancımı ıttılaınıza sunmak isterim. Selam ve dua ile. 16:35

M. Beşir Eryarsoy: Muhterem hocam aynı minval üzere ben de teşekkür ve saygılarımı arz ederim. Sizin bu açıklamalarınızla anlama hatasının benden kaynaklandığı kesinlik kazanmış oldu. Ve inanın hatalı anlamış olduğuma sevindim. Asr-i Saadet’ten sonraki sapmaları tenkid edenlerin başında malumu âliniz olduğu üzere Hasan-i Basrî ve Mezhep imamları gelir. Bu ümmette görülecek ilk sapmanın “ملك وقضاء ” da ortaya çıkacağını -sizin de işaret ettiğiniz gibi- Efendimiz esasen haber vermiştir. Ayrıca Efendimizin Rabbimden üç şey istedim. İkisini verdi, üçüncüsünü vermedi…” hadisi de malumunuzdur. Üçüncüsü nün ” Ümmetini birbirine kırdırması olduğu” da yüce Efendimiz tarafından sarahaten ifade buyurulmuştur. Diğer taraftan Kerbela’dan Harre’ye kadar işlenen cinayetleri de Haccac’i da, Seffah’i da inkâr da edemeyiz, unutamayız da. Bunlar tarihimizin hakikatleridir. Fakat tarihimiz takdir edersiniz ki bunlardan ibaret değildir. Ümmet vasat bir ümmet tir, ama insanlardan müteşekkildir. Masumlardan değil. Tarihimizin daha kusursuz olmasını elbette arzu ederdik. Ama olan olmuştur. Akif merhumun dediği gibi tarihe yaklaşımımız “ibret almak” olmalı. Tıpkı kıssalara baktığımız gibi bakmalıyız, diyorum. Bütün bu hususlarda hem fikir olduğumuza inanıyorum. Kafanızı dağa fazla yormadan tekrar surç-i lisan ettikse affola der, sıhhat ve afiyette olmanızı niyaz ederim. 18:41

İbrahim Cücük: Bu ümmetin ümerasından evliyası yok gibi az eşkıyası çok, Osmanlılar’ın da ümerasının çoğunluğu diğerlerine nisbetle eşkıyası az; ulemanın ise eşkıyası az, evliyası çok diyebiliriz. 18:49

Mehmet Yalar: Bilmukabele teşekkür ve saygılar bizden. Ortak noktada buluşmuş olmaktan duyduğum memnuniyeti paylaşmak istiyorum aziz Beşir üstadım. 18:52

Yazarlar Ve Hocalar Platformu

 

 

 

 

 

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

İÇLİ SES

Vahdet meyinin cur’asın, mâşuk elinden içmişem Ben dost kokusun almışam, misk-i hıtânı neylerem. Yunus Emre …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir