Ana Sayfa / Örnek Şahsiyetler / İslam Alimleri / Konyalı Büyük Bir Alim Ahmed Tahir Özyazıcı

Konyalı Büyük Bir Alim Ahmed Tahir Özyazıcı

Osmanlı devrinde “makarr-ı ulema” denen Konya’mız, pek çok âlim ve veli yetiştirmiş mübarek bir beldedir. Muhterem Mehmet Ali Uz gibi himmet ehli, unutulmuş bu değerlerimizi keşif yönünde takdire şâyân büyük bir gayret(1) gösterse de gene de nisyana terk edilen nice Konyalı âlim var. Bunlardan biri de Ahmed Tahir Özyazıcı (1881-1944) rahmetullâhi ‘aleyh. Eskilerin “hezarfen” dedikleri türden âlim, veli, hattat, hafız, kâri, şair, saray hocası olan bu kadar büyük ve çok yönlü bir âlimin nisyana terk edilmesi gerçekten teessüfe şâyândır. 1861-20 Temmuz 1944 tarihleri arasında yaşayan Ahmed Tahir Özyazıcı, Muhammed Mazhar el-Medenî’den (1832-1883)icâzetli, Nakşibendiye tarikatının Müceddidiye-Mazhariye kolunun ülkemizdeki ender temsilcilerinden biriydi.

Allah’ın izniyle hakkında daha geniş, mümkünse bir kitap çalışması yapma ümidiyle şimdilik torunu Baha Doğramacı(2) (Mehmet Bahattin Doğramacı (19 Ocak 1920-26 Mayıs 2014)) tarafından 15 Temmuz 1978 tarihinde hazırlanan (dipnotları tarafımızdan eklenen), ailesinden aldığımız aşağıdaki özgeçmişi sunuyoruz:

Hacı Ahmed Tahir Konevi

“Dedem ve mânevi yolda mürşid-i evvelim olan Konyalı Hafız Ahmed Tâhir Efendi Hazretlerinin hâl tercümesinin yazılması işi, ailemiz büyükleri tarafından bana verilince, bu vazifeyi, Hazretin fakire bir teveccühü olarak kabul ettim.

Deryaya nisbetle bir katre bile olamayan bu küçük hizmetin, mânevi feyzimin artmasına vesile olacağı hâlis niyetiyle işe başladım. Kalemimin tâkâtı miktarınca, bildiklerimi ve duyduklarımı okuyuculara özet olarak aktarmaya çalıştım.

Bir torunun dedesine karşı yapabileceği hizmet küçük de olsa, bu hizmeti yapmaktan dolayı duyacağı zevk ve iç huzûru sonsuzdur.

İşte, bana bu zevki tattıran ailemizin büyüklerine ve Hazretin
mensuplarına teşekkürü bir borç bilerek, hâl tercümesine geçiyorum. Merhum Ahmed Tâhir Efendi Hazretleri, Hicrî 1279, Milâdi 1863 senesinde, Konya’da Hazret-i Mevlânâ Türbesi karşısındaki bir evde dünyaya gelmiştir.

Babası Konya eşrafından Halil Efendi’dir. Onun da babası tanınmış din âlimlerinden Mustafa Hayri Efendi’dir.

Babası Halil Efendi, muayyen bir dava veya ihtilafın halli için hakem veya bilirkişi olarak Kadılık makamınca seçilmiş, mutemed bir zât idi. Bu vazifeye, o zamanın tabiri ile, “Muavelat Memuru” veya “Müvellâ” denirdi. Bu zât, ilim âşığı olduğundan, oğluna da ilmi ve âlimleri sevdirmek için, onu yanına alır, ilim sahiplerinin sohbetine götürürmüş. Bu ruh ile yetişmeye başlayan Tâhir Efendi, küçük yaşta hıfza başlar ve 9 yaşlarında iken hıfzını tamamlayarak “Kıraat-i ‘Aşere”den icâzet alır. Bu arada medreseye de devam eder. İlk feyz kaynağı hocası Topbaşzâde Mehmed Bahaeddin Efendi’dir(3). Arapçayı bu zâttan öğrenir. Ayrıca, güzel san’atların bir kolu olan “Hüsn-i Hatt”, yâni güzel yazı yazmaya heveslenir. Bunun için
de, Konya hattatlarının üstâdı olan Alâiye’li Seyyid Hasan Hüsnü Efendi’nin derslerine devam ederek “Sülüs ve Nezih” yazılarından icâzet (diploma) alır. Yazısının güzel olması sebebiyle, vilâyet makâmına ve diğer resmî makâmlara yazılacak mühim yazıları, babası ona yazdırırmış. O sıralarda Konya Valisi bulunan meşhur edip ve şâir Ziya Paşa (1829-
1880)(4), kendisine arz edilen evrak arasında bir tanesinin yazısını çok beğenir ve yazının sahibini tanımak için Halil Efendi’yi makâmına çağırır ve kendisine bu yazıyı kimin yazdığını sorar. O da:

– “Oğlum Ahmed Tâhir yazdı”, der.

Bunun üzerine Ziya Paşa:

– “Oğlunu görmek istiyorum”,  bana gönder, der.

Halil Efendi de, oğlunu Paşa’ya gönderir. Ahmed Tâhir Efendi, Paşa’nın yanına çıkar. Paşa, kendisine hitaben:

– “Oğlum, bu yazıyı sen mi yazdın?” Diye sorar. O da:

– “Evet efendim, ben yazdım”, deyince, Paşa:

– “Yazını beğendim. Çok güzel yazıyorsun. Seni tebrik ederim. Babanla da görüştüm, seni vilâyet hususî kalemine alacağım. Orada yetişir, idarî işleri öğrenir, ileride valiliğe ve vezirliğe kadar yükselirsin”, der ve bu işi kabul etmesi için ısrar eder. O da medrese derslerine devam ettiğini ve ilim adamı olacağını söylerse de, Paşa’nın ısrarlarına dayanamayarak bu işi kabul eder.(5)

Üç beş ay kadar vilâyet hususî kaleminde kâtiplik yaparsa da, ilme olan aşk derecesindeki düşkünlüğü ve ilim adamlarına hayranlığı, burada daha fazla kalmasına imkân vermez ve Paşa’dan bin bir müşkilâtla izin alarak medreseye döner. Gecesini gündüzüne katarak çalışır ve nihâyet medreseyi bitirerek diploma alır.

Arzusunun ilk merhalesini elde etmeye muvaffak olan, fakat ilme doymak bilmeyen bu genç hoca, bilgisini artırmak, yeni yeni ve daha başka ilimler elde etmek emeliyle yanıp yakılırken, hocası Bahaeddin Efendi’nin teşvikiyle, hadis ilmi tahsili için Medine-i Münevvere’ye giderler. Gidiş tarihi 1880’dir. Medine’de, evvela meşhur Hind âlimlerinden Rahmetullâh-ı Hindî’nin (1818-1891)(6) derslerine devam ederler. Daha sonra, Medine muhaddislerinin üstâdı olup, “Seyyidü’l-Ahlâf” lakabıyla tebcil ve tekrim edilen (yüceltilen) Seyyid Muhammed Zâhirü’l-Vitri ile Seyyid Dahlân (1816-1886)(7) Hazretlerinin ilm-i hadis ve usûl-i hadis derslerine devam ederek icâzet alır ve sened-i sahih sahibi olurlar.

Bu sırada, hocası Mehmed Bahâeddin Efendi, ilâhî aşk galebesiyle cezbeye düşer ve nihâyet Medine’nin büyük şeyhlerinden ve Kibâr- ı Ehlullah’dan Muhammed Mazhar (1832-1883)(8) Hazretlerine intisab eder ve cezbesi sükûn bulur. Hocasının intisâbından çok kısa bir zaman sonra talebesi de aynı zâta intisâb eder. Nakşî Tarikatı’nın ileri gelenlerinden olan Şeyh Mazhar Hazretleri, aynı zamanda muhtelif ilimlerde ihtisas sahibi büyük bir âlim olup, postnişîni bulunduğu tekkede sabah namazlarından bir buçuk saat evvel hadis-i şerif, ikindi namazlarından sonra Mesnevî-yi Şerîf ve haftanın muayyen günlerinde de, öğle namazından evvel İmâm Gazâli’nin İhyâu ‘Ulûmi’d-din isimli eserini okutur, bu eserlerin anlaşılması zor bahislerini gayet ârifâne ve muhakkikâne izah ve açıklamalarla dinleyicilerini mest ü hayran bırakırlarmış.

Hazret-i Tâhir, bu zâtın hizmetine iki sene devam eder ve bu dersleri muntazaman takip edip ayrıca seyr u sülûkunu tamamlayıp, 20 Zilkade 1300 (Milâdi 1883) tarihinde icâzet alarak, müstaid olan tâlibleri terbiyeye memur ve mezun edilir. Şeyh Mazhar Hazretleri, verdiği icâzetnâmede özet olarak şunları yazmıştır:

“Aziz kardeşim, fâzıl, sâlih ve muhlis dostum Konyalı Hacı Tâhir Efendi, bu fakirden Tarikat-ı Nakşibendiyyeyi ‘Aliyye’ye intisab ederek, kendisine verilen vazifeleri yaparak, vilâyet-i suğrâ ve vilâyet-i kübrâ dairelerini kat’ ederek fenâ-yı nefisden sonra sahva erişip galebe-yi cezbeden sükûn haline geçerek, Rasûlullâh ‘aleyhi’s-selâmın yardımı ve Meşâyıh-ı Kirâm’ın himmeti ile itminân-ı bâtını elde etmiştir. Bu fakirin bütün sohbetlerine iki sene devam eden bu zâta, tâlib-i hak olanları terbiye için icâzet verdim. Bu icâzeti kendi nefsini asla … görmemesi ve kendine benlik vermemesi şartı ile
verdim. Allah-ı Teâlâ onu istikametle rızıklandırsın, vücudunu yok etme kerâmetine erdirsin.”

Bu icâzetnâme, kendisine mensup olanlara, gayet ârifâne yol göstermektedir. Anne ve babasının, oğullarının hasretine dayanamayarak Konya’ya dönmesi için yazdıkları mektup üzerine, şeyhinden izin alarak Konya’ya döner. Mürşid-i âlileri Muhammed Mazhar Hazretlerinin 1301-1884 senesinde ‘Âlem-i Cemâl’e intikâl haberini alan Tâhir Efendi, tekrar Medine-yi Münevvere’ye gider. Bu gidişinde üç sene kadar Hazret-i Fahr-i ‘Âlem’e mücâvir kalır. Yine babasının daveti üzerine Konya’ya dönerken, Şam’a uğrayıp, o asrın meşhur muhaddislerinden Şeyh Bedreddin’in derslerine bir müddet devam eder ve sonra Konya’ya döner. Bilgisini daha da ilerletmek için İstanbul’a gitmeyi tasarlar ve bunu babasına açar. Onun da tasvibini alarak İstanbul’a gelir. İstanbul’un meşhur hocalarından ve büyük din âlimlerinden Ders Vekili Gümülcineli Ahmed Asım Efendi (v. 1911)’ye mürâcâatla Ruûs imtihanına girmek istediğini bildirir ve o zâtın kabul etmesi üzerine, imtihana girer ve imtihanı kazanarak ehliyetini isbat eder. 1888 senesinde, 95 kuruş maaşla Beyazıt Camii Dersiamlığı’na tayin edilir. Derslerine birçok talebe devam eder. Bunlar içinde sonradan meşhur olup, mevki sahibi olanlar şunlardır:

Şair ve Meb’us Mehmed Emin Yurdakul (1869-1944), Divân-ı Muhasebât âzâsından Hacı Kâmil Bey, Evkaf Nâzırı Vasfı Hoca, Siird Meb’usu Halil Hulki, Afyon Meb’usu Kâmil Miras (1874-1957), İstanbul Ağır Ceza âzâsından Prens Hayreddin ve Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Konyalı Arif Bey. Saray âdeti veçhile, her sene Ramazan ayında, Padişah huzûrunda tefsir ve hadis dersleri yapılırdı. Bu dersler, o ilimlerde meşhur ve ihtisas sahibi hocalar arasından seçilen zevâtça yürütülürdü. Ve bunlara “Huzûr-ı Hümâyun Hocası” denirdi. Bu, ulemâ arasında büyük bir mevki’ idi.

İşte Hazret-i Tâhir, bu mevkie lâyık görülerek senelerce sarayda hadis-i şerif okutmuştur. 16 Temmuz 1908’den, 1 Ağustos 1909’a kadar Rodos’da bulunmuş ve oranın halkını irşâd ile meşgûl olmuştur. 1 Ağustos 1909’dan, 6 Şubat 1919’a kadar Beyazıt Dersiamlığı’na tekrar devam etmiş ve bu tarihte Dâru’l-Hilâfe Medreseleri Umum Müfettişliği’ne, 7 Mart
1919’da Ders Vekâleti Muavinliği’ne vekâleten tayin edilmiş ve ilaveten “Tetkik ve Tashih-i Müellefât-ı Şer’iye Hey’eti Reisliği”ne de getirilmiştir. 12 Kasım 1919’da, Ders Vekâleti Muavinliği’ne asaleten tayin edilmiştir. Ayrıca, medreseler ihtisas kısmında “Hadis ve Kelam İlmi Müderrisliği” de uhdesine verilmiştir (Müderrislik, bugünkü profesörlüğün karşılığıdır). 9 Ekim 1919’da Ders Vekâleti’nden ayrılarak “Mütehassısîn Medresesi” ne (İhtisas Medresesi) Umum Müdür olmuştur. Bu vazifesi, medreselerin kapatılış tarihi olan 3 Mart 1924’e kadar sürmüştür. 1925’de, Şapka İnkılâbı yapılınca, bunu hazmedemeyen medrese mensubu bazı kimselerin, halkı bu inkılâba karşı ayaklandırmaya çalışmaları üzerine, hükümet sıkı tedbirler almak mecburiyetinde kalarak İstiklal Mahkemelerini kurmuş, tevkif edilenleri bu mahkemelerde yargılayarak kimisini idam ve kimisini de suç derecesine göre cezalara çarptırmıştır. Ahmed Tâhir Efendi’nin talebelerinden biri de, Rize’de halkı inkılâba karşı ayaklandırma  suçu ile tutuklanmış, evinde yapılan aramada, hocasına yazdığı bir mektubun sureti ile hocasının ona yazdığı mektup ele geçmiş, fakat şapka inkılâbı ile hiç bir alâkası olmadığı halde, sırf o mektup yüzünden, hocası da tutuklanarak Ankara İstiklal Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama neticesinde, talebesi idama mahkûm edilerek asılmış ve kendisi de Adana’da üç senelik mecburî oturma cezasına mahkûm edilmiştir. Böylelikle Adana’ya gider. Adana Ulu Câmii’nde bir odada ikamet eder ve bu üç sene içinde, kendisine feyz almak için müracaat edenleri boş çevirmez ve istidâdına göre, mürşidinden aldığı feyzi onlara aktarır. Adana’ya sürülme cezası, dış görünüşü itibariyle ceza gibi görünürse de, iç yüzüyle ve hakikat bakımından kendisine intisâb edenler için bir nimet ve şahsı için de mükâfat olmuştur.

1928’de Adana’dan İstanbul’a dönüp, Topkapı’daki evinde inzivaya çekilmiştir. 1943 Temmuz’unda Afyon’da bulunan kızı ve torunlarını görmeye ve bu meyanda kaplıcalarda romatizmasını tedavi ettirmek için Afyon’a gitmiş ve 1944 Ocak ayında, hep beraber İstanbul’a dönerek Göztepe’deki evde 10 Haziran 1944’e kadar kalmıştır. Bu altı aylık misafirliği esnasında, ekseri geceler ev halkı yattıktan sonra birlikte oturur, kendisine öğrenmek istediğim birçok meseleleri sorardım. O da sorduklarıma cevap verir ve beni aydınlatırdı. Ekser-i sohbetimiz “Ehl-i Beyt” sevgisi üzerine idi. Hazret-i Peygamberin Kızı, Damadı ve Torunlarına ve 12 İmâm Hazerâtına yapılan zulümleri ağlayarak anlatır ve bunları yapanları lanetle yâd ederdi.

Bir gün sabahleyin beni yanına çağırarak:

– Bu gece Ricâl-i Gayb’dan bir kaç kişi gelerek beni aldılar ve bir eve götürdüler. Orada yaşlı ve hasta bir zât yatıyordu. İşte bu Kutub’dur dediler. Kutub olan zât bana hitâben:

-“Ben artık göçüyorum. Benim yerime sen geçeceksin” dedi ve benim yanımda vefat etti.

“Onun vefâtiyle Kutbiyet bana geçti” diyerek 12 Nisan 1944 tarihli takvim yaprağını gösterdi. “Kutbiyetin verildiği tarih budur” dedi. Kendisine Kutbiyet’in verildiğini, daha sonra, bir aralık İstanbul Müftülüğü yapmış olan ve kendisinden hadis senedinden icâzet alan ve intisâbı da bulunan Bekir Hâki Efendi’ye de söylemiş olduğunu o zâttan işittim. Yine bir gün, ev halkını yanına toplayarak.

– Dün gece iki kişi odama geldi ve bana: “Bu evde cenaze varmış, onu alıp götürmeye memur edildik. Götüreceğiz” dediler. Ben de onlara: “Altı ay içinde bir evden iki cenazenin çıkmasına gönlüm razı değil Almak istediğiniz cenaze İstanbul’dadır. Oraya gidiniz.” diye cevap verdim” dedi.
Bunun mânâsını kendisine sorduksa da güldü ve bir şey söylemedi. Vefatından sonra, iki cenazeden maksadın kendi cenazesi ile kendisinden altı ay evvel vefat eden babamın cenazesi olduğunu anladık.

10 Haziran 1944 günü, evine gitmek arzusunu gösterdi. Hastalığının tamamen geçtikten sonra gitmesini söyledikse de, gitmekte ısrar etti ve o gün küçük oğlu ile birlikte evine gitti. Mânevî terbiyemle meşgul olduğundan, sık sık ziyarete gelmemi tenbih ettiğinden, vefatına kadar her hafta ziyaretine gittim. Vefatından iki gün evvel kandil tebrikine gitmiş ve eski Erzurum Meb’usu Salih Yeşil Bey’in (1877-1954)(9) bu hafta içinde kendisini ziyarete geleceğini söylemiştim. Vefat ettiği haber aldığımız gün, ben İstanbul’a inmemiştim. O gün, Salih Yeşil Bey ziyaretine gitmek istemiş, fakat evi bilmediği için kendisini götürmek üzere beni aramış ve bulamadığından gidememiş. Onun ziyarete gitmek üzere beni aradığı saatlerde, dedem ailesine:

– “Bugün Erzurum Meb’usu Salih Bey gelecek, sen yukarıdaki odada hazırlık yap,” demiş. Ailesi odadan çıktıktan sonra bir müddet yalnız kalmış, daha sonra odasına girdiklerinde kıbleye karşı oturmuş ve eline Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i İbnü’l-‘Arabî Hazretlerinin Fütuhât-ı Mekkiyye isimli eseri olduğu halde ‘Âlem-i Cemâl’e intikâl ettiğini görmüşlerdir. 21 Temmuz 1944 Cuma günü cenaze namazı, Topkapı Câmii’nde Cuma namazını müteakip kılınmış ve sevdiklerinin omuzları üzerinde Merkez Efendi yanındaki Kozlu Mezarlığı’na götürülerek, 2553 No.lu kabirde Rahmet-i İlâhiye’ye tevdi edilmiştir. Cenazesinin başında İstanbul’un tanınmış din adamlarından Mustafa Asım Efendi, gayet veciz ve müessir bir konuşma yaparak hazır bulunanları ağlatmıştır. Rahmetullâhi aleyh ve kaddesallahu sırrahû ve nefeanallahu bifuyuzâtihi. Amin”.

Eserleri:

Bir kısmı Arapça olup basılmamıştır. Arapça olanlar:

1- Kayıtlı Şâfiye.
2- Tasdikât ve Tasavvurât.

Türkçe olanlar:

1- Tarikat silsilesini gösteren manzum bir risale.
2- Zikrullahın faydaları hakkında bir risale.
3- Bedir Gazâsı’na katılan sahabenin isimlerini ihtiva eden bir levha.
4- Nesih ve Sülüs yazısını ihtiva eden birkaç levha.
5- Oğlu Teşvikiye Camii eski imamlarından ve hatiplerinden Hafız Celâl Berkor için hazırladığı bir kaç Cuma hutbesi

DİPNOTLAR

(1) Mehmet Ali Uz, “Konya Alimleri ve Velileri”, Meram Belediyesi Kültür Yayınları, Ağustos 2013.

(2) Mehmet Bahattin Doğramacı, 19 Ocak 1920’de İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İlkokulu Göztepe’de bitirmiş, ortaokul ve lise eğitimini de Anadolu’nun farklı şehirlerinde almıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Sosyal Sigortalar Kurumu’nda uzun yıllar çalıştı, müfettişlik yaptı. Mehlike Hanım ile evlendi. Emekli olduktan sonra, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev aldı. MelamiŞeyhlerinden Osman Kemali Baba (1862-1954)’nın “Aşk Sızıntıları” ve “İrfan Sızıntıları” isimli eserlerini yayıma hazırladı. 26 Mayıs 2014 tarihinde vefat etti, Yeni Sahra Mezarlığı’na defnedildi. YÖK eski başkanı İhsan Doğramacı (Doğramacızade Ali Sami Paşa’nın oğlu, 1915-2010)’nın kuzenidir.

(3) Hacı Mustafa Efendi oğlu Topbaşzade Hacı Ahmet Kudsi Efendi’nin torunlarındandır. Bknz.: Mehmet Ali Uz, “Topbaşzade Hacı Ahmet Kudsi Efendi (v. 1888)”, Konya Alimleri ve Velileri, Meram Belediyesi Yayınları, s. 270.

(4) Ziya Paşa, 1877-1878 yıllarında bir yıl Konya Valisi olarak görev yapmıştır. Bayram Ürekli, “Ziya Paşa”, Konya Ansiklopedisi, C. 9, s. 188-191.

(5) Ziya Paşa’nın Konya Valiliği döneminde Mektubi-i Vilayet Kalemi’nde Müsevvid-i Sani “Tahir Efendi”dir. Bknz.: Hicri 1295 Konya Vilayeti Sâl-Nâmesi – 11 -, 1878 Konya Yıllığı, Konya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Temmuz 2011. s. 49.

(6) Rahmetullâh b. Halîlirrahmân el-Hindî el-Keyrânevî ed-Dihlevî (1818-1891) Hıristiyanlığa yönelik “İzhârü’l-hak” adlı reddiyesiyle tanınmıştır. Hintli âlim, 9 Mart 1818 tarihinde Hindistan’ın Utar Pradeş eyaletine bağlı Muzaffernagar’ın Keyrâne kasabasında doğdu. 1 Mayıs 1891 tarihinde Mekke’de vefat etti ve Cennetü’l-muallâ’da defnedildi. Rahmetullah el-Hindî diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de iyi tanınan bir şahsiyettir. Mehmed Âkif Ersoy “Süleymâniye Kürsüsü”nde kendisinden övgüyle söz etmiştir.

(7) Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan (1816-1886); 1816 (H.1231) senesinde Mekke-i Mükerremede doğdu, 1886 (H.1304) senesinde Medine-i münevverede vefat etti. Zamanın alimlerinden akli ve nakli ilimleri tahsil etti. İlimde yüksek dereceye ulaştı. 1871 (H. 1288) senesinde Mekke-i mükerreme Şafii müftisi oldu ve Şeyh-ül-ulema (Mekke ulemasının reisi)
ünvanını kazandı.

(8) Muhammed Mazhar (1832-1883); Ahmed Sa’îdi Fârûkî hazretlerinin üçüncü oğludur. Hazreti Ömer’in soyundandır. 1248 (M. 1832) senesi Cemâzil-evvel ayının üçüncü günü, Hindistan’ın Delhi şehrinde dünyâya geldi. 1300 (M. 1883) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Babası Ahmed Sa’îd-i Fârûkî’nin kabri yanında medfûndur.

Prof. Dr. Bedri Gencer/ Merhaba Akademik Sayfalar, 9 Kasım 2016

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Mustafa Akgül Hoca’yla bir tefekkür yolculuğu

Şubat 2012’de Şehremini mahallesindeki Gül düğün salonunda Şeyh Raşid Camii’nin bir programına katıldım. Programın konuğu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir