Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / 40- Kur’an’ı Anlamanın Önemi

40- Kur’an’ı Anlamanın Önemi

Hıristiyan dünyasında ortaçağda dini sadece Kilise bilebilirdi ve başkası din hakkında, İncil hakkında kesinlikle konuşamazdı. Kiliseye aykırı şeyler söylemek hayatî açıdan sakıncalı bir durumdu. Nitekim Galileo ve Bruno gibi birçok insan bunun bedelini canlı canlı yakılmak suretiyle ödedi. Kilise kendi din yorumunu “tekel”leştirmiş ve onları mutlak doğrular olarak putlaştırmıştı. İslam’da ise dini yorumlamak hususunda bir tekelleşme olmamakla birlikte usulsüz yorumlara sıcak bakılmamıştır. Medine’ye gelen Sabiğ adlı birisi hiçbir metoda bağlı olmaksızın müteşabih ayetler konusunda yorumlar yapıp halkın kafasını karıştırmaya başladığında Hazreti Ömer radiyellahü anh onu sorgulamış ve onu bu işten men etmiştir. (Bkz. Dr. Sürmeli, Mehmet, Sahabenin Kur’an Anlayışı, s. 258) Bu, bilgisizce ve bir metoda bağlı olmaksızın, Kur’an hakkında desteksiz konuşmanın yanlış bir tavır olduğunu anlatan güzel bir örnektir.

Bununla beraber insanların Kur’an’ı farklı anlamalarının tabii karşılandığına dair de birçok deliller vardır. Faraza Maide Sûresi’nin üçüncü ayeti olan; “Bugün sizin dininizi tamamladım” ayeti indiğince eshabın tamamı; “dinimiz tamamlandı” diyerek sevinirken Hazreti Ömer; “Bir şey kemale ulaştıktan sonra eksiklik başlar” diye düşünerek bu ayetten Allah Resulü’nün vefatının yaklaştığı sonucunu çıkarmıştı. Dolayısıyla herkes seviniyorken o ağlıyordu. (Bkz; Zehebi, Et Tefsir vel Müfessirun, c.3, s.20) Görülüyor ki aynı ayet kimi sahabeyi sevindirirken kimisini de ağlatmıştır.

Kur’an’a yönlendirdi

Efendimiz yirmi üç senelik risaleti boyunca insanlara devamlı olarak Kur’an’a başvurmalarını öğütlemiştir. Nitekim sahabeden Muaz bin Cebel meselelere yaklaşırken ilk olarak Kur’an’a başvurur, Kur’an’da bulamadığını Sünnetle, Sünnette bulamadığını da içtihatlarıyla hallederdi. Efendimiz de onun bu yöntemini onaylamıştı. Buradan anlaşılıyor ki sahabenin ilk başvuru kaynağı kesinlikle Kur’an olmuştur. Bütün sahabeler Kur’an ile içli dışlı olmak sureti ile bu ümmete en güzel bir örnek teşkil etmişlerdir. Dolayısıyla ortaçağ Hıristiyanlığındaki gibi kitap ile insan arasında kalın duvarlar örülmemiştir.

İslam insanın ilahi kitabıyla birebir muhatap olmasında bir sakınca görmez ancak usulsüz bir şekilde onu anlamaya çalışmayı da tasvip etmez. Yani kim din hakkında ne söylüyorsa söylesin mutlaka bunu bir delile dayandırmalıdır. Ehl-i Sünnet itikadı bu delilleri edilleyi şeriyye adı altında Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas olmak üzere dört maddede sıralamıştır. Dikkat ederseniz burada da ilk zikredilen delil Kur’an’dır.

Delile dayandırılmaksızın Kur’an hakkında yorum yapmak bir çeşit sapkınlıktır. Bu şekilde telkin edilen bir din Yüce Allah’ın dini değil insanların ürettiği uydurma bir dindir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Kim Kitabullah hakkında şahsi re’yi ile söz ederse, isabet bile etse hatalıdır.” (Ebu Dâvud, İlm, 5; Tirmizî, Tefsir, 1) buyurarak usulsüz yapılan Kur’an yorumlarının önüne geçmek istemiştir. Başka bir rivayette ise; “Kim Kur’ân hakkında re’yi ile söz ederse ateşteki yerini hazırlasın.” (Tirmizi,Tefsir,1) buyurarak bu durumun tehlikesine dikkat çekmiştir. Bu hadislerde anlatılmak istenilen Kur’an üzerine düşünmenin ve onu anlamaya çalışmanın yanlış olduğu değildir. Burada sakıncalı görülen davranış Kur’an’ı hiçbir usüle uymadan üstün körü bir şekilde anlamaya çalışmaktır.

Bazı durumlarda ihtilaf rahmettir

Bütün bu söylediklerimiz ve verdiğimiz misaller insanların Kur’an hakkında birbirlerinden farklı düşünemeyecekleri anlamına gelmez. İslam’da dini tekelleştiren bir din adamı sınıfı olmadığı gibi “ümmetin ihtilafına rahmet nazarıyla bakma” diye de bir düşünce vardır. İhtilafın olabilmesi için insanların kendilerine göre bir fikir sahibi olmaları gerekir. Bu da onların düşünmelerinin bir neticesidir. İnsanların kendilerine göre bir fikri olmasa, ihtilaflar da olmaz ve hiçbir konuda tartışmaya gerek kalmazdı. Böyle bir durum kuşkusuz insanın tabiatına aykırıdır. İnsanlar yaratılışları gereği her birisi dinin farklı bir yerine vurgu yapar ve bazı meseleleri birbirinden farklı bir şekilde anlarlar. Diyeceğimiz odur ki Kur’an-ı Kerim üzerine düşünmek hiçbir zaman suçmuş gibi telakki edilemez.

Düşüncelerimizin yanlış olma riski de her zaman olacaktır. Fakat yanlış düşünmekten korktuğumuz için düşünmeyi bırakmak tabiri caizse pire için yorgan yakmaya benzer. Düşüncelerin yanlış olma ihtimalinin olduğunu bilmek insanı daha sağlıklı düşünmeye sevk eder. Aksi ispat edilinceye kadar insanın kendi düşüncelerini savunması ise düşünen insanın bir sorumluluğudur. Dolayısıyla düşüncelerini bir şekilde dış dünyaya ifade etmek isteyecektir.

Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?

Kur’an-ı Kerim birçok ayetinde insanları kendisi üzerine düşünmeye teşvik etmiştir. Bu konuda Yüce Allah bir ayetinde; “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri mi kilitli?” (Muhammed, 24) buyurur. Onu düşünmemek burada kalbin ilahi mesaja karşı kilitli olmasının alameti olarak görülmüştür. Kur’an’ın insanları hep düşünmeye teşvik etmesinden dolayıdır ki İslam dünyasında çok zengin bir tefsir geleneği oluşmuştur. Efendimiz’in tüm ayetleri açıklamaması bu konuda ümmetin âlimlerine de bir pay bıraktığını gösterir. Şayet Efendimiz insanların Kur’an’ı farklı farklı anlamalarının önüne geçmek isteseydi istisnasız bütün ayetleri açıklardı. Nitekim bu mümkündü. Oysa o; “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” buyurarak ihtilaflarda bile bir hayrın olabileceğini söylemiştir.

Hiç kimsenin; “Siz müfessir misiniz? Âlim misiniz? Kur’an’ı anlamaya ne hakkınız var?” gibi bir söz söylemeye hakkı yoktur. Neden yoktur? Çünkü Yüce Allah böyle bir söz söyleme yetkisini ve haddini kimseye vermemiştir. Bizler artık bu türden sözlere itibar etmeyi bırakıp; “Bu kitap bize geldi, bu bizim kitabımızdır” diyebilme iradesini gösterebilmeli ve Yüce Allah’ın kitabıyla buluşmamızı engelleyen her türlü anlayışı reddetmeliyiz.

Âlimle cahil bir olmaz

Yüce Allah bütün eksikliklerimize ve kusurlarımıza rağmen, her birimize bir miktar Kur’an’ı anlama kabiliyeti vermiştir. Zaten bu kabiliyeti bize vermese bizi Kur’an’dan da sorumlu kılmazdı. Şu kesindir ki Kur’an’ı anlamak Kur’an’ı yaşama geçirmenin ilk adımıdır. Kur’an’ı anlamak âlimlere mahsus bir şey olmadığı gibi entelektüel bir faaliyet de değildir. Bilakis Kur’an bütün insanların üzerinde düşünmeleri ve hayata tatbik etmeleri için indirilmiştir. Bu bakımdan insanın kendisine gelen kitap ile ünsiyet kurmak istemesi son derece tabii bir istektir.

Âlim bir kimseyle ilmi olmayan bir kimsenin Kur’an’ı aynı ölçüde anlayacağını herhalde hiç kimse iddia edemez. Eğer öyle olsaydı İslam’da ilme bu kadar önem verilmezdi. İnsanın ilmi arttıkça Kur’an ufku da mutlaka genişleyecektir. Fakat bununla birlikte Kur’an’ı anlayabilmek için âlim veya müfessir olma şartı da yoktur. Kur’an herkese indirilmiştir fakat onu en güzel âlimler anlar. Kur’an’ın herkesin anlayabileceği muhkem ayetleri ve ilimde derinleşenlerin anlayabileceği müteşabih ayetleri vardır. (Bkz. Âli İmran, 7) Sakıncalı olan durum kalplerinde hastalık bulunan kimselerin müteşabih ayetleri yorumlamasıdır. Herkes kendi anlama kabiliyeti ve bilgi birikimi nispetinde Kur’an’dan alacağını alır. Kimisi az alır, kimisi çok alır; fakat Kur’an samimi bir şekilde kendisine yaklaşan hiç kimseyi eli boş göndermez. Yeter ki bir kimse Kur’an’dan halis bir niyetle faydalanmak istesin.

İslam’ın makbul kıldığı iman taklidi değil tahkiki bir imandır ki bu da tefekkürle iç içe olan bir imandır. Zira tefekkür olmadan tahkik etmek mümkün değildir. Kur’an yalnızca âlimleri değil tüm insanları tefekküre davet eder. Kur’an’ın istediği insan tipi düşünen insandır. İnsan taassubî olarak düşünmeden, tartışmadan, bir şeye inanırsa karşısına çıkan ilk kuvvetli tenkitte yıkılacaktır. Hele ki bu yüzyılın insanı imanını akli delillerle kuvvetlendirmezse hepten İslam’dan uzaklaşacaktır. Bu bakımdan asrın şartları bazı şeyleri zorunlu kılmaktadır. Nedir bunlar? Eskisi gibi âlimler ne diyorsa onları kabul eden bir nesil yoktur elimizde. Şu durumda dine olan itirazların akli izahlarla çürütülmesi ve şüphelerin yok edilmesi gerekmektedir.

Hayata taşımalı

İslam, her çağda yaşanılabilir olma vasfıyla dinamik bir dindir. Bu dinamizmin temelinde ise ümmetin tefekkürü yatar. Modern hayatta ilk defa karşılaşılan bir sorun karşısında İslam’ın her zaman bir çözüm önerisi olmuştur. İşte bu da dinamik düşünme geleneğinin bir meyvesidir. Bazı çevrelerce öyle yanlış bir anlayış yayılmaya çalışılmaktadır ki; insanların Kur’an üzerine düşünmeleri, onun üzerine konuşmaları sanki hatalı bir davranışmış gibi gösterilmek istenmektedir. Faraza iki küçük çocuğun Yusuf Suresi üzerine düşünmesi, oradaki kıssadan anladıklarını birbirleri ile paylaşmaları veya iki meslektaşın bir Kur’an ayeti üzerine sohbet etmeleri çok mu garip bir şeydir? Kur’an başlıca sohbet konularımızdan birisi olması gerekirken Kur’an üzerine konuşmak yanlış bir davranış gibi lanse edilmektedir.

İnsanın Kur’an’ı içselleştirmesi onu özümseyebilmesi ve ondaki hikmetleri kendisine mâl edebilmesi için öncelikle onu anlamaya çalışması kaçınılmazdır. Her şey Kur’an’da detaylarına kadar anlatılmadığına göre insanın din üzerine konuşabileceği bir alanın olduğunu söylemenin neresi gariptir? Üzerinde konuşmaktan bile çekindiğimiz bir kitabı nasıl hayata tatbik edebiliriz ki?
Bir hadis-i şerifte Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir grup insan Allah’ın evlerinden birinde toplanır, Allah’ın Kitab’ını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine huzur iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâla da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında zikreder.” (Müslim, Zikir, 38)

Dikkat ederseniz hadis-i şerifte “bir gurup alim” veya “bir grup müfessir” denilmiyor, “bir grup insan” deniliyor. Demek ki Kur’an’ı anlamak için bir araya gelen bir topluluk burada Efendimiz tarafından övülmektedir. Fakat bu bir grup insan kendi kafalarına göre bilmedikleri konularda hüküm çıkartmaya kalkarlarsa o zaman büyük bir hataya düşmüş olurlar. Eğer niyetleri gerçekten Kur’an’ı anlamaksa Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdığı açıklamalı meal ve tefsirden faydalanırlar.

Kur’an’ın ümmi bir peygambere ve ümmi bir topluma indiğini düşünecek olursak onların ümmi olmalarının Kur’an’ı anlamalarına bir engel teşkil etmediğini tespit etmiş oluruz. Sahabilerin çoğu okuma yazma bilmeyen, dünyevi bir eğitim almamış kimseler oldukları halde Kur’an’ı anlamaya çalışmaktan ve onunla içli dışlı olmaktan geri durmamışlardır. Hatta onu en iyi anlayanlar da yine bu ümmi sahabeler olmuştur. Bu konuda ünlü fıkıh usulü âlimi Şatıbî, Kur’an’ın ümmilere indiğini; bu yüzden de onun sağlıklı anlaşılabilmesi için mutlaka ümmilerin anladıkları gibi anlaşılması gerektiğini söyler.

Anlam ihtiyacı Bazıları İslam’ın mealden değil ilmihalden öğrenileceğini iddia ederler. Evet, ilmihaller Müslümanlar için çok faydalı kitaplardır. Ve başucu kitaplarıdır. Fakat şu iki hususu da gözden kaçırmayalım. Birinci husus: Meal okumak ilmihal okumaya engel olmadığı gibi onun alternatifi de değildir. İkinci husus ise: İlmihaller genellikle ibadetlerin şekli yönünü ve rükünleri hakkında bilgi verirler. Bir insan imanın ruhunu, dinin hikmetlerini, peygamberlerin örnek vasıflarını öğrenmek istiyorsa ilmihal onun için yeterli olmayacaktır.

Kur’an-ı Kerim sadece Araplara indirilmediğine göre, Arap olmayanların da ondan bir şekilde istifade edebilmeleri gerekir. Bunun en sağlıklı yolu kuşkusuz ki Arapça öğrenmektir. Fakat herkesin böyle bir imkânı olamayacağına göre, insanlar bu ihtiyaçlarını doğal olarak meal okuyarak gidermeye çalışacaklardır. Arapça bilmeyen bir kimse hayat kitabı ile buluşmak istiyorsa, güvenilir bir meal ve tefsire başvurmalıdır.

Biz burada Kur’an meali okuyalım derken bu mealin yorumunu pervasızca nefis ve şeytan ikilisine yaptııp “Mealci olalım” demek istemiyoruz. İyi niyetle okuyalım, anlamaya çalışarak okuyalım, anlayamadığınız yerleri de tefsirlerden okuyalım veya bir bilene soralım demek istiyoruz.

Meal seçerken de çok dikkatli olmamız gerektiğini özellikle vurgulamamız yerinde alacaktır. Zira bazı ideolojik veya modern anlayışlardan dolayı kelimeleri istedikleri gibi meallendiren birçok meal yazarı vardır. Modern zihniyetlerine uymayan ayetleri bozuk bir anlayışla meallendirerek işi kılıfına uyduruyorlar. Mesela bir ayetteki “vedribühunne” kelimesini Elmalı Hamdi Yazır, Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen ve Ömer Rıza Doğrul gibi âlimler “onları dövün” şeklinde çevirirken, Yaşar Nuri Öztürk “Evden çıkarın, bulundukları yerden başka yere gönderin” şeklinde, Yunus Vehbi Yavuz ise “terk edin” şeklinde çevirmiştir. Bu da gösteriyor ki, meal seçimi konusu başlı başına ayrı bir konudur. Özellikle kabul görmüş klasik meallerin tercih edilmesinde fayda vardır.

Aydın Başar/ Hayatı Müslümanca Okumak, s. 226

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Konyalı Büyük Bir Alim Ahmed Tahir Özyazıcı

Osmanlı devrinde “makarr-ı ulema” denen Konya’mız, pek çok âlim ve veli yetiştirmiş mübarek bir beldedir. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir