Ana Sayfa / Manşet / Mahmud Efendi Özel Yazışması

Mahmud Efendi Özel Yazışması

YAZARLAR VE HOCALAR GRUBU YAZIŞMALARI

Konu: Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi anma, anlama ve hatırlama.

07.06.2020

Grup Sekreteri: Değerli Hocalarım. Bugün sizlerden Mahmud Efendi hocamızla ilgili duygu, düşünce ve hatıralarınızı bekliyoruz. Lütfen konuya katkı yapalım. 03:49

Osman Gülşen: Muhterem hocalarım Efendi Hazretleri ile ilgili bir anımı anlatmak istiyorum. 1977 senesiydi… Fatih Çarşamba’daki eski medresede Arapça derslerimiz devam ediyordu. Anadolu kültürü ile yetişmiş olduğumuzdan büyüklerimize karşı saygı ve hürmet göstermek en başta gelen özelliklerimizdendi. Bir gün derslerden çok yorulmuş, medresede yere oturarak ayaklarımızı da uzatmıştık. İsmailağa cemaatinden çok sevdiğimiz ve saydığımız yaşlı bir amcamız vardı… Kendisi; “Ben bir ayet-i kerime ve bir hadis-i şeriften başka bir şey bilmem” diyen güzel bir insandı. Biz ayaklarımızı uzatmış otururken bu amcamız aniden odamıza girdi. Toparlanmamıza dahi fırsat kalmadan, sinirli bir eda ile elindeki asayı bize doğru doğrultup; “Utanmazlar, terbiyesizler, siz nasıl ilim talebesisiniz? Mahmud Efendi Hazretleri’nin evine doğru ayaklarınızı uzatmışsınız. Sizde hiç edep, utanma yok mu?” diyerek bizi azarladı. Onu hiç öyle sinirli görmemiştik. Biz ondan böyle bir davranışı ummuyorduk, o da bizden ummuyordu. Belki Mahmud Efendi’ye karşı duyduğu derin saygıdan dolayı böyle yapmıştı. “Amcacığım! Bizim öyle bir hürmetsizlik kastımız yok. Vallahi yorulduğumuz için böyle oturduk” desek de bizi dinlemedi. “Sizi Efendi Hazretlerine şikayet edeceğim” diye söylenerek bağıra çağıra odadan çıktı.O bağrışmanın etkisiyle biz de çok üzülmüştük. Ama onu tatmin edecek bir şey söylememiştik. Bizi Mahmud Efendi’ye şikayet etmemişti ama mevzuyu cemaat arasında anlatınca konu Mahmud Efendi’nin kulağına kadar gitmişti. Bir gün Efendi Hazretleri bizi camiye çağırdı. İster istemez biraz endişelendik. Gerçi ciddi bir suçumuz olduğunu düşünmüyorduk ama yine de acaba bize bir şey der mi diye bir endişemiz vardı. Acaba kızmak için mi bizi çağırmıştı? Kendimizi savunmak için aramızdan ağzı laf yapan bir arkadaşımızı sözcü seçtik. Bir edepsizlik kastımızın olmadığını, bilmeden böyle bir şey yaptığımızı, yanlış anlaşıldı isek özür dileyeceğimizi söylemesini istedik arkadaşımızdan. Camiye girdik, Efendi Hazretleri’ni beklemeye başladık. Bir müddet sonra kapıda göründü, Kalbimiz yerinden oynayacak gibi çarparak birden bire ayağa kalktık.

O Allah dostu, o nur yüzlü mübarek insan, eli ile işaret ederek “kalkmayın” dedi. Ama böyle büyük bir alimin karşısında nasıl oturabilirdik? Büyük bir Allah dostuna yakışır şekilde bize hitap etmeye başladı. Bize “kuzularım” diye hitap ederdi. İslam ahlakının bir takım inceliklerini ayet ve hadislerle anlattıktan sonra bize şunları söyledi; “Kuzularım! Canım evlatlarım! Bir kardeşimiz bilmeden sizin kalbinizi kıracak sözler söylemiş. Ben onun adına sizlerden özür diliyorum. Size bu faninin evine doğru ayaklarınızı uzatmanın abes olduğunu söylemiş. Cenab-ı Allah celle celalüh’ün en aciz kuluyum. Ben kimim ki benim evime doğru ayak uzatılmasın?” Bu sözleri duyunca ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Biz kendisinden bir uyarı beklerken, biz gariban talebelerden özür dilemişti. Onun bu derece tevazulu davranması her birimizin adeta içini eritmişti. Fakat tevazuu bununla kalmamıştı, sukunet ve huzur dolu sözlerine şöyle devam etti: “Canım kuzularım! Sizden bir ricam var. Bundan sonra bizim eve doğru ayağınızı uzatıp yatmaz ve oturmazsanız, sizlere hakkımı helal etmem.” Bu yüksek tevazuu görünce bu büyük zata olan saygımız ve muhabbetimiz katlanarak daha da arttı. Belki de büyük olmak böyle tevazudan geçiyordu. Cenab-ı Allah, kendisi için tevazu gösterenleri her zaman yüceltecektir. Gönüllerdesin Efendi Hazretleri… 11:30

Ali Ulvi Uzunlar: Allah celle celalühu insanları yarattıktan sonra onları sorumlu tutup imtihan edeceği için hikmeti gereği insanlara peygamberler göndermekteydi. Bu zincirin son halkası Efendimizdir. Ondan sonra nebi gelmeyeceği ayetle bildirilmiştir. Fakat Efendimiz kendisinin varislerinin alimler olacağını bildirmiştir. Burada alim ilmi ile ameli beraber götüren anlamındadır. Efendimizden günümüze kadar durum böyle devam etmiştir. Bizim topraklarımızda Osmanlı devleti mevcutken alimlerin ve Allah dostlarının çalışmaları tabii seyrindeydi. Fakat devletimizin yıkılması sebebi ile karanlık bir çağa girmiş olduk. Çünkü yeni devlet İslam’dan uzaklaşma gayreti içindeydi. Ancak Allah buna izin vermemiş. Efendimizin varisleri aracılığı ile nurunu yeniden aydınlatmaya başlamıştı. Türkiye’mizin birçok bölgesinde Alimler ve Allah dostları vesilesi ile Müslüman halk dirilmeye başladı. Bu dirilişin en büyük adımları ise ilim ve fikir merkezi olan İstanbul’daydı. Bu büyük diriliş çalışmalarının başında İstanbul’da hem fıkıh alimi hem de Nakşibendi şeyhi Ali Haydar efendi ve onun talebesi Mahmud efendi, Ramazanoğlu Mahmud Sami efendi ve talebesi Musa Topbaş efendi, Erbakan hocamızın şeyhi Mehmet Zahit Kotku efendi, Süleyman Hilmi Efendi başı çekmekteydiler. Adıyaman Menzil’de Muhammed Raşit efendi ve Kardeşi Abdülbaki efendi ve Bitlis ve Siirt gibi doğu illerimizde birçok şeyh bu çalışmaları sürdürmekteydi. Her biri diğerinden bu kıymetli mücahitler Türkiye’nin İslam’dan uzaklaşmasını engellemeye çalışmakta ve yeniden İslamî nesil inşa etmeye çalışmaktaydı.Bunlar arasından Mahmud efendinin sünnete ilme teşviki ve sünnete düşkünlüğü ile dikkat çekmektedir. Onun hayatını ve kişiliğini tanımamız; bu devirde İslam’ın nasıl yaşanabildiğini, nefse karşı nasıl durulabildiğini, bu asırda Müslüman’ın duruşunun nasıl olması gerektiğine ışık tutar. Züht ve Takvanın nasıl insana dönüştüğünü, Kuran ve sünnetin nasıl pratiğe dönüştüğünü gösterir. Nefisle mücadelede ön saflarda yer alıp “onlar arasında, bazılarını sabrettikleri için bizim yolumuza ulaşan lider-imam olarak seçtik” ayetinde nasıl yer alınacağına örnektir onun hayatı. İşte Mahmud Efendinin özeti; hedefini bilen ve ona göre yaşayan bir insan.

Kısaca hayatından bahsedecek olursak; Mahmud efendi bir zamanlar Mahmud idi. O da Trabzon’un Of ilçesinin Tavşanlı köyünde doğmuş (1927) çocuklardan biriydi. O da çocuk oldu, ergen oldu, genç oldu, O da imtihan oldu. Hiçbir aşamayı imtihansız torpille geçmedi. O da birçokları gibi ilk hafızlık yapmış, sonra Hacı Dursun efendiden İslami ilimler tahsiline başlamış ve Mehmet Rüştü Aşıkkutlu efendiden talim dersleri almış. Gençlik yıllarında bir sene civarı Kayseri’de Tesbihcizade Ahmed efendiden de Sarf, nahiv ve farsça eğitimi almış. Sonrasında ders okutmaya başlamış ve askere gitmeden önce ilk ilmi icazetini vermişti. Bütün bunlardan sonra Balıkesir Bandırma’da askerlik vazifesi esnasında Ali haydar efendi ile tanışmış ve beraberlikleri ölünceye kadar devam etmişti. Askerlikten sonra 1954 yılında İstanbul Çarşamba’daki İsmailağa camiine imam olur. Sonraki hayatı İstanbul da devam etmiştir. Bu onun kısa tarihçesi. Nasıl bir genç idi; talebelerinden Bayram efendinin nakline göre “O gençlik yıllarında (21 yaşında) nafile namazlara, oruçlara, teheccüd’e çok düşkündü. Ondan daha fazla ilim sahipleri olduğu halde onun kadar şeriatı ve sünneti yaşayanı ne görür ne bilirdik, Hocası Aşıkkutlu onun hakkında çok şeyh gördüm, her birinde bir eksiklik var ama Mahmud’a bakıyorum da bana deseler peygamber nasıldı onu gösterirdim”. 1960’da şeyhinin vefatı ile Nakşibendi tarikatının yeni şeyhi olur. Zamanla yetiştirmiş olduğu birçok talebe onun yanına yerleşir. İlim, irşat ve davet vazifeleri giderek artar ve bütün Türkiye’yi aydınlatan nurlardan biri olur.

Sünnete ve Nafile ibadete düşkünlüğü; Teheccüd, işrak, kuşluk, evvâbîn, tahiyyetü’l-mescid ve abdest şükür namazı gibi nevâfile riayet etmeye çalışmış hatta bir defasında “Kuşluk namazını terk edeceğine Mahmud ölsün daha iyi” buyurmuştur. Bir ara cemaatinin “Mahmudçular” ismiyle zikredildiğini duyduğunda çok üzülmüş ve cuma hutbesinde şunları söylemiştir: “Mahmudçular diyorlar. Allâh aşkına! Ben yeni bir din mi îcad ettim?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in günlük hayatta yaşanan sünnetleri var, dördünü terk ettiğimi gören arkamda namaz kılmasın.” Emri bil-maruf; Bunun yapılması gerektiğini beyan ederken şöyle derdi: “İstanbul’un bütün evleri medrese olsa emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker olmasa bir değer ifade etmez. Allah aşkına acıyın bu insanlara. Sel gibi cehenneme akıyorlar.” Ali Haydar Efendi’den şu sözü çokça naklederdi; “Dîn-i Mübîn-i İslam’ın devam ve bekası emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin devamına, Dîn-i Mübîn-i İslam’ın yıkılması ise emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkine bağlıdır.” Şehir, şehir bunun için gezdi…
İslam kültürünü diriltme; Ali Haydar Efendi’den ve Zâhid el-Kevserî’den mücaz olan büyük âlim Emin Saraç Hoca efendi, Mahmud Efendi Hazretleri’ni sıkça ziyaret eder ve çeşitli vesilelerle: “Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin muradını Mahmud Efendi hayata geçirmiştir, çünkü Ali Haydar Efendi’nin tek arzusu ilmin yayılması ve (sakal, cübbe-şalvar ve çarşaf gibi) İslam şiarının canlanmasıydı” derdi.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin torunu ve Medîne’deki Muhammed Mazhar el-Fârûkî Hazretleri, Mahmud Efendi’yi İstanbul’da ziyaret etmiş ve: “Ben dünyayı gezdim, bu asırda onun gibi şerîat ve tarîkatı birlikte yaşayan zat görmedim” demiştir. Büyük Ehl-i Sünnet âlimlerden Seyyid Muhammed Alevî el-Mâlikî, Mahmud Efendi’yi birkaç defa ziyaret etmiş, vefatından önce on gün kadar Kendisinin misafiri olmuş ve; “Dünyada birçok cemaatler gördüm. Kimisi ilme önem verip tasavvufu zâyi etmiş, kimi de tasavvufa ihtimam gösterip ilmi zâyi etmişlerdir, ama Mahmud Efendi ve cemaati ilimle ameli, şerîatla tarîkatı birlikte yaşayıp-yaşatan müstesna cemaatlerdendir. İlme verdiği değer; Vaazlarında şu sözleri tekrarlamıştır: “Boğaz köprüsünü alelâde marangozlar, demirciler yapabilir mi? Büyük mühendis, büyük mimarlar lazım. İşte bu din köprüsünü de küçük hocalar yapamaz, büyük âlimler lazım.”  1962 yılında ders halkasına katılan Konyalı bir talebesi şöyle anlatmaktadır: “Fatih’te müezzindim. Sabah namazından sonra İsmailağa’ya gider, öğleye kadar Hoca Efendi’den ders okurdum. Beş tane çocuğum vardı. Evin kirasını ödemekte de zorlanıyordum. Ek işte çalışmaya karar verdim. Bunun için ders okumayı bırakmam gerekiyordu. Bir gün dersten sonra Hoca Efendi’ye durumu arz ettim. Çok müteessir oldu. Bana beklememi söyleyip, hanımının bileziklerinden üç tane alıp geldi. ‘al, bunlar hediyemizdir. Kiranı öde, dersten geri kalma’ dedi.” Yine 2009 yılının Aralık ayında Mahmud Efendi’yi ziyarete gelen Büyük Muhaddis Allâme Muhammed Avvâme, “Hazreti Ali, Küfe’deki ilmi görünce İbn Mesud hakkında; Allâh İbni Mes’ûd’a rahmet etsin. Gerçekten bu beldeleri ilim doldurmuş” sözünü nakledip akabinde; “Allâh Mahmud Efendi’ye merhamet etsin. Gerçekten bu beldeleri ilim doldurmuş” demişti. Medîne’deki büyük alim ve şeyh Muhammed Zekeriya el-Buhârî; Rüyasında Mahmud Efendi Hazretleri’ni, ayağını Rasûlüllâh’in mübarek ayağını kaldırdığı yere koyarken görmüş, bunun üzerine Mahmud Efendi Hazretleri’ne: “Ben Buhara’da Seyr-u Sulûkümü tamamlayamadım, siz bana tamamlattırır mısınız? diye ricada bulunmuş. Efendi Hazretleri de: “Siz manen tamamlamışsınız” diyerek tevazu göstermiştir.

Şâm-ı Şerîf’in fukahâsından Abdurrezzak Halebî Hazretleri Mahmud Efendi Hazretleri’nin en büyük âşıklarından olup talebelerine daima onu tanıtmaya çalışmıştır. Türkiye meşâyıhından Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni mescidinde ziyaret edermiş. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni sürekli ziyarete gelmiş ve cenazesinin yıkanmasını ve namazının kıldırılmasını kendisine vasiyet etmiştir. Cenazesini o kıldırmıştır. Son dönemde Kur’an’a çok büyük hizmeti geçmiş olan Gönenli Mehmed Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni sık sık ziyaret ederdi. Oğlu vefât ettiğinde Efendi Hazretleri kendisine tâziye ziyaretine gittiği zaman Efendi Hazretlerine hitaben; “Senin yaptıklarını biz beceremedik, ortalığı sakallılarla ve çarşaflılarla doldurdun. Bir kere rüyamda semânın bir katında evliyâullahın toplantısına katıldım, tanıdığım bütün meşâyıh oradaydı, seni göremeyince sağa sola bakındım. O zaman hâtiften: “Mahmud’u aşağılarda arama. Yukarı bak!” diye nida edildi ” demiştir. Muhammed Ali Sâbûnî gibi dünya çapında Meşhur Alim, Mahmud Efendi’ye intisab etmiş ve; “Bu Zât sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın şeyhidir.” demiştir. Büyük âlim Mehmet Emin Er, Suud ulemasından Seyyid İbrahim Ahsâî, Medîne’de bulunan Arif Hikmet Kütüphanesi müdürü büyük âlim Ali Ulvi Kurucu, Erzurum müftüsü Halis Efendi gibi Üstadımızı ziyaret eden, ve kendisine intisab eden daha birçok zat vardır ki bunları tek tek saymaya bizim imkanımız müsait değil… Hayatından birkaç kesit aktarmış olduk. Allah’ımız örnek alabilmeyi nasip eylesin. 13:00

İsmail Hünerlice: Üstadımız Mahmud Ustaosmanoğlu Trabzon, Of’ta dünyaya gelmiş, çocukluğundan itibaren hafızlığını ve İslami ilimlerde dönemin en seçkin ulemâsından eğitim almış, yakînen tanımış biri olarak asla kendisi dinimiz hususunda bir kural koymamıştır. Allah’ın emri, Efendimiz aleyhissâlatu vesselâm’ın sünneti, sahâbe ve müçtehit ulemânın çizgisini hiç bozmamıştır. Meşhur muhaddis Seyyid Muhammed Maliki “Dedeme (Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’i kastederek) zamanımızda en çok ittiba eden Mahmut Efendi’yi gördüm.” Kendi ifadesi bunu özetlemiştir. Gündüz bir insanın gücünün yettiği bütün tâkati ne ise kullanır, akşam 10-11 gibi İsmailağa Camii’ne gelir biraz istirahat eder iki buçuk gibi teheccüde hazırlanırdık. Biz abdest alıp camiinin gerisindeki yere geldiğimizde kendisi teheccüde başlamış olurdu. Bendeniz sağ tarafında müsait bir yerde durururdum. En az 2-3 saat boyunca takribi bir sayfa Kur’an-ı Kerim okurdu. Bir defasında saydığımda 58 rekat kıldığımızı saydım ki böyle yüzlerce gecesine şahit oldum. Şehit damadı Hızır hocamız yakın görüştüğüm bir hocamızdı. “Hiç gece namazını terk ettiğini görmedim.” demiştir. Net olarak kuralları dinden alır. Özel eğitim almış asker misali derdi ki: “Rabbim emretmişse, onun Habibi bunu bize bildirmişse bize yapmak, yaşamak düşer. Allah ne yapacağımızı sormuyor yapın diye emrediyor.” İttiba üzerine çok dururdu. Şahit olduğum kerametleri var. Bunları farklı ortamlarda açıkladım. Dünya çapında 430 civarında ulemânın ittifakı ile “Asrımızın Müceddidi” ilan edildi ve bu olaya bizzat tanıklık edenlerdenim. Rabbim Habibinden, güzide sahâbe efendilerimizden, müçtehit ulemâdan ve ehli sünnetten, sonuç olarak Rabbim dostlarından bizi ayırmasın. Saygılar 13:52

Murat Öğütçü: Selamunaleyküm, 70 yıllar; mahallemizden bir ağabeyimiz bizi (Şehid Mustafa Sevim) kendi arabasıyla pazar günleri çarşamba İsmail Ağa Camii’ne Mahmut Efendi Hz. lerinin sohbetine götürüyordu. Önce sabah namazı kılınıyor, ardından Mahmut Efendi sohbete başlıyordu, sohbet sonunda cemmaetten soru soranların sorularını cevaplıyordu, cemmaetten biri, elimde bir miktar faiz parası var onu ne yapayım diye sormuştu. Mübarek “Köpeğe dahi verme köpeği zehirlersin” demişti. O genç sayılacakta yaşımda, Efendi Hz. lerinin faizci Kapitalist Batıl düzene karşı olduğu gibi, cemaatininide bu kirli mülevves işlerden uzak tutmaya çalıştığını anlamıştım. Allah razı olsun. Selam ve Hürmetlerimle. 15:03

Aydın Başar: Çok anlamlı bir katkı. Çok teşekkür ederim hocam. Allah sizden razı olsun. 15:13

Hüseyin Keskin: Kıymetli Hocalarım,  Aydın Bey kardeşimizin talebi üzerine Mahmud Efendi Üstadımız ile ilgili naçizane iki hatıramı nakletmek isterim: 1983 yılında dönemin meşhur “Eti senin kemiği benim!” cümlesi ile İsmailağa Kur’an Kursu’na teslim edildim. Mehmet Boz Hoca’mızdan hıfzımı tamamlamak nasip oldu. 1985 Ramazanında sınıfımızdan 4 hafız olarak İsmailağa Camii’nde mukabele okumaya başlamıştık. Hocam son beş sayfayı devamlı bize okuttuğu için Mahmud Efendi Üstadımız, Ramazan boyunca fakiri dinlemiş oldu. 21. Cüz’ü bitirdiğimde Mahmut Efendi Üstadımız, “Bir ayet daha okur musun?” dedi. 22. Cüz’ün ilk ayetini okuyarak mukabelemizi tamamlamıştım. Sebebini Mehmet Boz Hoca’mıza sorduğumda “Manâ yarım kalmasın diye okutmuştur.” dedi. (Ahzab Suresi , 30-31). İkinci hatıram ise okuduğum yıllarda babam ile birlikte Mahmut Efendi Üstadımızı ziyaret etmiştik. Unutmuyorum, bize kahve ikram etmişti. Babam, Muhammed Raşit Efendi’ye bağlıydı. Dönemin Erzincan Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Yusuf Haznedaroğlu, şehirde İslami hizmet yapmaya çalışan kurumları ve şahısları ciddi derecede bunaltmıştı. Babam da aranan isimler arasında olduğu için Erzincan’da duramıyordu. Yapılanları Mahmut Efendi Üstadımıza anlattığında telefon açarak Adalet Bakanlığı yapan(1975-1977) İsmail Müftüoğlu Bey’e, babamı yönlendirmişti. Babamı dinleyen Bakanımız, Milli Güvenlik Konseyi üyelerinden Nurettin Ersin Paşa’ya Erzincan’da yapılan zulmü anlatmış. Nurettin Ersin Paşa’nın girişimiyle Yusuf Haznedaroğlu Erzincan’dan gönderilmiş. Bu hatıramın detayını İsmail Müftüoğlu Bey’den de dinlemiştim. Saygıyla.. 17:28

Aydın Başar: Muhterem Hüseyin ağabey çok teşekkür ederim. 17:31

Mahmut Toslak: 1989-90 yıllarında Mahmut efendi hazretleri her ikindi namazı sonrası okunan aşri şeriflere mana vermek üzere cami sohbetleri yapardı. Pazar günleri de sabah namazından sonra yapılan hatme hace esnasında okunan, takriben bir sahifelik aşire mana vermek üzere, pazar sohbetleri yapardı. Tabii ki bu sohbet haftalık sohbet olduğu için uzunca olurdu. O yıllarda hiçbir sohbeti kaçırmamaya gayret eder ve notlar alarak sohbeti ders haline çevirir,medreseye gittikten sonra müzakerelerini yapar, bunu da medresede okuduğumuz derslerden, tefsir dersi olarak telakki ederdik. Efendi hazretlerinin ilmi çalışmaları ve özellikle müridlerine yönelik eğitimci-öğretimci metotları hakkında söylenecek çok şey var. Ancak yıllarca sohbetlerini dikkatle takip etmiş biri olarak bunlardan en genel ve kapsayıcı eğitim metoduna dikkat çekmek istiyorum.

Daha o yıllarda iken müridlerini ve dinleyenlerini ilme teşvik için, “Emsile, Bina, Maksut, Avamil okudunuzmu oldunuz hocaaaa” tabirini çokça tekrar ederdi.Aradan üçbeş sene geçti sohbetlerinde, “Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzhar, Mollacami okudunuzmu olduğunuz hocaaaa” tabirini tekrar etmeye başladı. Yani ders sayısını arttırdı. Aradan üç-beş sene daha geçti,sonra önceki kitapları sayarak, üzerine de Nurul İzah,Mülteka,Hidaye gibi birkaç kitabı daha sayarak “olduğunuz hocaaaa” tabirini tekrar etmeye başladı.Aradan üç-beş sene daha geçti, bir gün Yavuz Selim Camii’nde pazar sohbeti esnasında birilerine fena şekilde kızmış, bir şeyler söylüyordu.

Pazar sohbetinde o kadar kalabalık oluyor ki,Yavuz Selim Camii sabah namazında doluyor, dışarda da saf tutuluyordu.İnsanlar sohbet kürsüsüne yakın olabilmek ve yer kapmak için gece saat iki-üç gibi,imsaktan önce gelip camiye oturuyorlardı. Ben de o gün çok uzak sayılmazdım kürsüye.Sohbetin başında baktım ki efendi hazretleri bir şeylere kızıyor ve birşeyler söylüyordu.Bende kime kızıyor, niçin kızıyor diye iyice kulak kesildim ve anlamaya çalıştım. Birilerine, ”sen birkaç sarf nahiv kitabı okuyup,Üçbeş de fıkıh kitabı okuyunca kendini alim mi zannettin” diyordu. O anda,bunları kime söyledigini anlayamamıştım. Ancak daha sonra tabii ki bu olay dikkatleri çekti ve herkes gibi ben de olayın iç yüzünü araştırdım. Efendi hazretleri, kendi müridlerinden olan hocalarla, bizzat kendinin de dahil olduğu, Usulü Fıkıh ve Fıkıh dersleri yapar ve bu derslerde bizzat kendisi, derse katılmayan hoca var mı diye yoklama yapardı. Yoklamada bir hocanın Hidaye derslerine artık gelmemeye başladığını ve mazeret olarak da ben artık bütün meseleleri anladım, gerisini ben kendim okuyarak da çıkarabilirim, dediğini ve derslere gelmemeye başladığını öğrenmiş ve o günkü pazar sohbetindeki o şiddetli tepkisi bunun içinmiş.

Mahmud Efendiyi 1989’dan bu yana dikkatle takip eden birisi olarak, tamamen ilimden,irfandan medreseden kopmuş bir topluma, sadece müridlerine de değil,amirinden memuruna,gencinden yaşlısına,işçisinden esnafına,tamamıyla bir topluma yönelik olan “TEDRİCİLİK” usulü ile “GÜZELLİKLE, SEVDİREREK ve KOLAYSAYARAK” ilme irfana teşvikinin, gelinen son noktada Türkiye’nin her tarafına dağılmış bir medrese ağının oluştuğunu da dikkate alırsak,ayrıca bu süreçteki Türkiye’nin çalkantılı siyasi ve dini çalışmalara karşı olumsuz ortamı da göz önüne alarak bir değerlendirme yapacak olursak ”Mahmut Efendi ve Eğitimcilik Metodu” diye, tez çalışmalarının yapılması gerektiğini düşünüyorum. Daha söylenecek çok şey var, ancak bu kadarıyla ilk defa edelim. 17:31

Aydın Başar: Hocam Allah sizden razı çok güzel bir yazı… 17:35

Hüseyin Keskin: (Aydın Başar’a cevaben)Biz teşekkür ederiz Aydın Hocam. 17:49

Yusuf Ziya Kavakçı: Selamun aleykum Aydın bey kardeşim ve Muhterem Huzzar,
Peşinen Beyan-i itizar ile sesli mesajımdır. Buradan dinleyebilirsiniz. 19:38

Süleyman Önsay: 1961 yılı İstanbul Fatih Sankiyedim Camii İmam Hatibi M. Emin Kutluoğlu hocamın evinde ailenin bir ferdi olarak hıfzımı yapıyordum. Evin misafirlere kabul edilen odası da benim ders çalıştığım mekan konumunda idi. Bir gün iki misafir ziyaret için hocamın mekanına teşrif ettiler. Bunlardan biri İstanbul müftüsü A. Fikri Yavuz diğeri de İsmail Ağa camii imam hatibi Mahmut hocaefendi idi. Hocamla talebelikten gelen dostlukları ve hemşerilikleri dolayısıyla hocayı ziyaret için gelmişlerdi. Mahmut efendi camın önündeki sedir dediğimiz maketlikte oturuyordu. Hemen onun sol tarafındaki duvar önünde Ali Fikri Yavuz hoca oturuyordu. Ev sahibi olarak hocam da kapıdan girişte bir sandalyede yerini aldı. Ben de her zamanki odadaki yerimde bulunuyordum. Hal hatırdan sonra hocam sesi ve kıraati ile kendini kabul ettirmiş bir kişi olduğu için ondan bir aşır okumasını rica ettiler. O da yere diz çöktü okumaya başladı. Aynı anda Mahmud efendinin sedirden inip yerde diz çökerek dinlediğine şahit oldum. Kur’an okuyan kişiden yüksek bir yerde otururken Kur’an dinlemekten hicap duyduğuna şahit oldum. Kur’an’a saygının ince bir tezahürüydü.

Yıl 1980 12 Eylül sonrası devlet memurlarından hazırlanan bir yemin belgesine imza atılması istendi. İman esaslarıyla bağdaşmayan bir yemin belgesine imza atan insanın konumu İslam fıkhına göre nedir sorusuna cevap aramak üzere kendilerini ziyaret ettiğimiz kişilerden biri de Mahmut efendi idi. Bir ikindi namazı sonrası bir hücre hacmindeki odasında bizi kabul etti. Ziyaret amacımızı arz ettik. Sükunetle dinledi ,bu fıkhı bir konudur bunun cevabını yarın sabah namazında Atik Ali camisine gelin orada sohbet dinlersiniz. Sonra da Ahmet Vanlıoğlu hoca ile görüşüp meselenizi ona sorar cevabını ondan öğrenirsiniz dedi. Burada da”İşi ehline emanet ediniz.” fermanının çarpıcı bir örneğini müşahede etmiştim.” Salihlerle beraber olmak fazilettir ama onlara uymak farzdır.” düstürunu gerçekleştirebilmek niyazıyla. Selam ve saygılar. 21:13

Yazarlar ve Hocalar Platformu

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Mustafa Akgül Hoca’yla bir tefekkür yolculuğu

Şubat 2012’de Şehremini mahallesindeki Gül düğün salonunda Şeyh Raşid Camii’nin bir programına katıldım. Programın konuğu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir