Ana Sayfa / Yazarlar / Aydın Başar / NURLU MÜCAHİD

NURLU MÜCAHİD

“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım.
  Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım.”
                              Mehmet Akif Ersoy

Lise yıllarından beridir haftada bir veya iki kere, dünyadan kopup kopup huzuruna gelen bu günahkâr mücrim gence, dünyayı değil davayı anlatıyordun. Zaten ömrün davayı başta ailene sonra bizim gibi anlamayan insanlara anlatmakla geçmişti. Bıkmadan usanmadan sürekli anlatıyordun. Bu uğurda kınayanların kınamasına aldırmıyordun.

Evet, bize sürekli mukaddes davadan bahsediyordun. Fakat ağzına “dava” kelimesini devamlı alıp da onun büyüsünü kaçırmıyordun. Daha çok hikmetli ve tatlı sözlerle veya bir hal diliyle bunu yapıyordun. Annemin, dedemin ve en fazla senin sayende davanın ne olduğunu öğrenmiştim.

Odana her geldiğimde sanki uzun bir yoldan gelmişim de aylardır görüşmemişiz gibi sevinçle ve sevgiyle karşılıyordun beni. Heyecanlı, ciddi ama gülümser halin ve davana adanmış simanla… Ve de tevazuunla…

Herkesi ayakta karşılamandan dolayı huzuruna varırken acaba seni kaldırmadan bir köşeye oturmanın bir çaresi var mıdır diye düşünürdüm. Ama bu pek mümkün olmazdı. Çünkü her şeyin farkında olan bir ruh halin vardı. Gözlerinden hiçbir şey kaçmazdı. Kimin hangi niyetle yanına geldiğini sezerdin. Dünya ehliyle dava ehlini birbirinden ayırırdın.

Çoğu zaman sabah namazlarından sonra veya kuşluk vaktinde olan saatler süren sohbetlerimizin ardında, derin bir muhabbet yatıyordu. Beni seviyordun bilirdim. Ben de seni çok seviyordum. Vallahi insanın senin gibi bir dostunun olması bin dosta bedeldi.

Sen de olmasaydın bu yaralı yürek kiminle dertleşecekti? Kiminle ağlaşacaktı? Zaten ikimiz de ağlamaya pek meyyaldik. İkimizin de ahlarının sebebi aynıydı. Davamız ve derdimiz birdi. Ay parçası Erbakan Hoca’dan, Zaralı Gökçe Sultan’dan bahsederken ya da Milli Gazete’den kesip de bir dosyada arşivlediğin yazıları okurken mutlaka gözlerin dolardı. Kimi zaman gözyaşlarına hâkim olamaz, kimi zaman da ürperir ya da ah çekerdin

Ağlamak yetmez

Bembeyaz saçların, bembeyaz sakalın, bembeyaz yüzün ve rengini hatırlayamadığım takkenle gözlerindeki kararlı bakış o kadar özdeşleşmişti ki seni Nurlu Mücahit yapmıştı. Bir de yakandaki rozetin… Rozet ve sakalın hikmetlerinden bahsederdin, insanı günahlardan koruduğunu söylerdin.

Sen Sivas’ta tanıdığım en özel insanlardan birisiydin. İslam’ın cihat, mücadele ve fedakârlık yönlerini en güzel yaşayanlardandın. Bir vefakârlık abidesi, bir iyilik numunesi, bir dava kahramanıydın… Sadece namaz kılıp oruç tutmakla kulluğun olmayacağını, illa ki fedakârlık gerektiğini bilirdin.

Teslimiyet kavramının, emre itaat kavramının neredeyse öldüğü bir dönemde sen, lidere itaat derdin, sadakat derdin, vefa derdin… Emre itaat etmeyen Uhud okçularının halini anlatırdın. Yine de itiraz edenlere sabırla; “Kardeş, bizim bir liderimiz var, ona itaat etmek zorundayız” derdin.

Halid bin Velidleri, Selahaddinleri seninle tanımıştım. Mesela bana şu kıssayı sen anlatmıştın: Selahaddin Eyyubi bir Cuma namazı sonrasında imamın yanına gitmiş ve ona; “Kudüs işgal altındayken hutbede nasıl olur da sen gülme adabından bahsedersin” demiş. Bunun üzerine imam savaşa gidecek olan Selahaddin Eyyubi için dua edeceğini söylemiş. Selahaddin, dua etmenin yetmeyeceğini, halkı bilinçlendirmek için çalışması gerektiğini söylemiş.

Kıssada da anlatıldığı gibi mazlum ve çaresizlerin haline dua etmek tek başına yetmezdi. Müslümanların, kaybettikleri izzetine kavuşmaları için var gücüyle çalışmaları ve haksızlığa engel olacak güce ulaşmaları gerekirdi. Sana göre bunun çaresi siyaset ve yönetim konusuna el atmaktan geçerdi.

Benim seninle görüştüğüm yer, sırayla ismi Fazilet ve Saadet olarak değişen Refah Partisi’nin Sivas il binasıydı. Senin için orası bir siyasi parti değil, bir kale, bir karargâh ve bir dergâhtı. Dualarla, surelerle, salavatlarla girip çıkardın oraya. Ben de bir, yirmi yedinci ramazan gününde o dergâha kaydımı yaptırmış ve günlüğüme şu notu düşmüştüm: “Bugün ilk defa bir siyasi partiye üye oldum. Kadir gecesinde üye oldum. İnşallah böyle hayırlı bir günde başlayan işimiz o ulvi mânâya layık olarak sürer gider.”

Senin kaydın ise çok daha öncelere dayanıyordu. Milli Nizam’dan Mili Selamet’e, Refah’tan Fazilet’e ve Saadet’e kadar bütün bu partilerin Sivas il yönetiminde bulunmuştun. Ay parçası Erbakan Hocamız bağımsız olarak milletvekili seçildiği 1969 yıldan beri onu tanımış ve kesintisiz olarak onu desteklemiştin. Son ziyaretinde sana; “Kırk yıllık hizmetin var, hakkını helal et” dediğini bana gözlerin dolarak anlatmıştın.

Renkli harfler

Fabrikada işçi olarak çalıştığın dönemde de emekli olduktan sonra da bu dava için koşturup durmuştun. Emekli olduktan sonra bütün vaktini davaya adamıştın. Parti binasını sabah namazından sonra açar, akşam belli bir saatte kapatırdın. Bu arada ellerin maharetli olduğu için bütün ilçelerin parti tabelalarını, pankartları kendin yazardın. Çoğu zaman elinde maket bıçağı ve renkli harfleri kestiğin şablonlar olurdu. Böylece teşkilatı bir yığın masraftan kurtarırdın.

Parti aidatlarını da hep sen toplardın. Ayın belli günlerinde Sivas’ın ilçelerine gider, teşkilat çalışması yapardın. Öyle zamanlar olurdu ki kimse kimseyi ikna edemez, bazı ilçelerde ilçe başkanlığı yapabilecek bir kimse bulunamazdı. İşte öyle zamanlarda Allah’ın lütfu yetişir, Nurlu Mücahid’in de bir iki cümlesi vesile olurdu da teşkilatlar öyle kurulurdu.

Sadece bu işlere değil partide daha bin türlü işe koşuştururdun. Bir keresinde partiye bir araba bayrak rulosu gelmişti. Naylon bayrak olduğu için çok ağır oluyordu bunlar. Hele bir de kâğıt olanları vardı ki onlar daha da ağırdı. Bir baktım ki bunları sırtlayıp merdivenlerden çıkartıyordun. “Ver şunları bana” dedimse de vermemiştin. Ben de kalanları yüklenirken bu ruloların ne kadar ağır olduğunu ilk defa öğrenmiştim.

Çok zengin bir insan değildin. Bir emekli maaşın vardı ve kimseye eyvallahın yoktu. Bir gün otogarda Sivas’a yanlışlıkla gelmiş Elazığlı bir ihtiyarla karşılaşmıştım. Onu nurlu bir ihtiyar olarak görmüştüm. Şırnak’a gideceğimden dolayı onunla ilgilenememiş, ilgilenmen için seni aramıştım. Yatsıdan epey bir zaman sonra otogara gelmiş ve o ihtiyarla seve seve ilgilenmiştin. Bana da haber verdiğim için teşekkür etmiştin.

Yine bir seferinde telefonla beni aramış ve daha önce bahsettiğim fakir arkadaşım için burs bulduğunu söylemiştin. O gün nasıl sevinmiştim. Hâsılı sen üzerine düşeni her zaman yapardın.

Senin için birileri kızgın ve kırıcı olduğunu söylüyorlardı. Doğruydu fehmetmeyenlere, bencillik yapanlara, davayı ciddiye almayanlara ve ona karşı küçümser tavırlar takınanlara karşı kırıcı olabiliyordun. Hak ve adalet konularında ise çok hassastın.

Yakın arkadaşların ve samimi gençlerle hususi olarak şakalaşırdın. Allah vergisi bir saygınlığın vardı. Partinin Millet Vekillerine, yetkililerine hep saygı gösterirdin. Ama onlar da sana özel bir saygı gösterirlerdi. Senin samimiyetini birkaç nasipsiz dışında herkes bilirdi. Sana ters düşenler, bir müddet sonra davayı anlamamış olduklarını bir şekilde gösterirlerdi.

Zaman zaman seni anlamayanlar, tanıyamayanlar yüzünden birkaç ay parti binasına uğramadığın dönemler de olmuştu. Sen o dönemlerde de mahallenin çocuklarına Kur’an öğretirdin. Bunu yaparken de Kur’an’ın en önemli emirlerinden cihadı onlara aşılamayı ihmal etmezdin.

Tanışmamızın üzerinden uzun bir süre geçmişti ama aramızda en ufak bir kırgınlık yaşanmamıştı. Oysa ben seni il başkanını, ilçe başkanını ya da herhangi bir teşkilat mensubunu sertçe ikaz ederken çok görmüştüm. Sen; “Benim de bir yanlışımı görürseniz gelip ikaz edeceksiniz, bu sizin vazifeniz” derdin.

Beyaz mermer

Sen Nurlu Mücahittin. Sen Bayram Mermer’din. Beyaz bir mermer gibi saf, temiz ama serttin. Bu sertlik nefsani bir sertlik değildi. Sert tarafını sadece davaya zarar vereceğini düşündüğün kimselere gösterirdin.

Sen benim gözü yaşlı bağrı yanık Bayram Amca’mdın. Bir gün Ay Parçası Erbakan Hoca’mız şehrimize teşrif ettiğinde gözlerim seni aramıştı miting meydanında. Erbakan Hoca platformun üstünde konuşurken neden bilmiyorum, platformun altındaki naylonu kaldırıp bakmak istemiştim. Bir de ne göreyim platformun altında sen vardın ve hüngür hüngür ağlıyordun. Hocamızı her gördüğünde böyle oluyordu.

Bir seferinde de Ankara’da Erbakan Hoca’nın bir basın toplantısını beraber dinlemiştik. Sen yine gözyaşlarını tutamamıştın. Ve daha yüzlerce kez Erbakan Hoca için ağlamıştın…
Sen nurlu bir mücahit olduğun kadar aynı zamanda tasavvuf ehli nurlu bir derviştin. Şeyhin ise seçim zamanında dergâhına gelenlere kızan ve onlara; “Burada ne arıyorsunuz gidin Erbakan Hoca’nın davasına yardım edin” diyen “Gökçe Sultan”dı.

Aydın Başar/ DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Hasreti çekmez kızak…

Hasreti Çekmez Kızak… Gel gönül düşme uzak, Hasreti çekmez kızak, Ayrılık bize tuzak… Terk edip …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir