Ana Sayfa / İyi Haberler / İrfan Mektebi / Sen De Olsaydın Aynısını Yapardın

Sen De Olsaydın Aynısını Yapardın

2000 yılında Allah lütfetti ilk çocuğumuz dünyaya geldi. İlk defa anne baba olan herkes gibi biz de bu heyecanı yaşadık. Hanımların özellikle çocukların resimlerinin çekilmesindeki hassasiyetlerini bilirsiniz. O yıllarda cep telefonlarında henüz kameralar yoktu. Eşim bebeğimizin resmini çekebilmek için benden bir fotoğraf makinası almamı istiyordu. İyi bir fotoğraf makinası pahalıydı, almışken iyisini almak istiyordum. O zaman dijital fotoğraf makinaları yeni çıkmıştı ve herkes tarafından bilinen Japon marka bir makina piyasada çok tutmuştu.

O markayı en uygun fiyatla almak için Sirkeci’deki ithalatçı firmaya gitmeye karar verdik. Hem gezmiş oluruz hem de makinayı alırız diye düşündük. Cumartesi günü öğleyin iş yerinden ayrılıp eve geldiğimde arabayı temizlemek için eşofmanlarımı giydim ve aracı silerken bana yük olmasın diye araç ruhsatını, cüzdanımı ve telefonu eşime verdim. “Sakın unutmayasın ha” diye de sıkı sıkıya tembihledim.

İnsanlık hali

Arabanın temizliği bittikten sonra eşim ve bebeğimizle birlikte Sirkeci’ye gitmek üzere yola çıktık. Mart ayıydı, hava kapalı ve biraz soğuktu. Eşim bebekle birlikte arka koltukta oturuyordu. Boğaz köprüsüne geldiğimde polis araçlarını görünce aklıma cüzdanım ve arabanın ruhsatı geldi. Hanıma; “Cüzdanımı, telefonumu, ruhsatımı getirdin mi?” diye sordum. Ses gelmedi… Bu sessizlik pek hayra alamet değildi. Mahcup halinden evde unuttuğunu anladım. İster istemez biraz sinirlendim. O sinirle; “Geri döneceğim artık fotoğraf makinasını bir başka bahara alırız” dedim. Eşim fotoğraf makinasını almayı çok istediği için bana dedi ki; “Benim param var sana borç vereyim.” Para var ama kimlik yok, ehliyet yok, ruhsat yok, yolda çevirirlerse ne yapacağız? İlk önce; “olmaz” dediysem de biraz düşündükten sonra; “Bugüne kadar İstanbul’da beni hangi polis durdurmuş ki!” deyip yola devam ettim.

Sirkeci’ye ulaştık. Hafta sonu olduğu için Ticaret Odası ile Unkapanı Köprüsü arasında turist otobüsleri park etmişti. Sadece ufak bir yer vardı, ben de oraya girdim. O zamanlarda İspark falan yoktu. O zamanlar meşhur değnekçiler vardı. Arabadan inince kolunda kırmızı bant olan şahıs bana; “Abi ne kadar kalacaksın?” dedi. Üç veya dört saat kalacağımız söyledim. O zamanın parası ile 5 milyon (bugünün 20 lirası) parayı verdim sonra; “Arabayı çekmezler değil mi” dedim. Kendinden emin bir eda ile; “Yok, abi biz buradayken kim çekebilir?” dedi. Yine de biraz tedirgindim.

Arabayı bırakıp fotoğraf makinasının satıldığı yere gittik. İyi bir pazarlıkla istediğim makinayı uygun bir fiyata aldım. Kapalı çarşı ve çevresinde gezdik, yemeğimizi yedik, namazı Yeni Camii’de kıldık, Mısır Çarşısı’nın yanındaki şarküteri dükkânına girdik. Şurada güzel ürünler varmış, burada güzel ürünler varmış; yetmedi onları da aldıktan sonra Tahtakale’de birçok ev içi malzemesi satan yerler var oraları dolaştık. Elimdeki eşyaları taşıyamaz haldeydim. Eşimde bebek vardı ve ayrıca poşet de taşıyordu. Tüm paramızı harcamıştık. Cebimde sadece 3 milyon kalmıştı. O zaman köprü nakit 1 milyondu ve tabi ki elektronik geçiş sistemleri de yoktu.

Hava kararmış, yağmur yağmaya başlamıştı. O saatte Sirkeci trafiği ve kalabalığı muazzam bir hal almıştı. Zorlukla Ticaret Odası’nın önüne kadar geldik. Ticaret Odası’ndan yüz metre ileriye aracı bırakmıştım. İlerledik ama aracı bir türlü göremiyordum, kendimden şüphelenmeye başladım, acaba arabayı başka bir yere mi bırakmıştım?

Aracım yerinde yoktu

Ama mümkün değildi, aracı oraya bıraktığımdan emindim. Alana geldiğimde oradaki onlarca aracın hiçbirisi ortada yoktu. Hatta Unkapanı Köprüsü’ne kadar yol kenarında hiçbir araba yoktu. Şaşkınlıktan nutkum tutuldu ve kendimi kaybetmiş bir halde yürümeye başladım. Eşim arkadan seslendi; “Nereye gidiyorsun? Görmüyor musun araba yok!” Ama hala inanamıyor, bir umutla yürümeye devam ediyordum. Belki de istemsiz olarak yürüyordum. Bir iki dakika daha yürüdükten sonra kedime geldim ve “eyvah” dedim. Eşim kucağında çocuk, elinde poşetleri ile arkamdan koşturmuş, o da yorulmuş bir vaziyette; “Allah rızası için artık dur” demişti.

Yağmur hızlanmaya başlamıştı. Durdum ve aracımın ne olduğunu düşünmeye başladım. Acaba çalınmış mıydı yoksa trafik ekipleri çekmişler miydi? Birinci alternatif çok daha kötü olmakla birlikte her iki şık da benim için çok üzücü bir durumdu. Üstelik cüzdanım, cep telefonum ve araç ruhsatım da yanımda değildi. O ara yağan yağmurun altında boşluğa doğru baktım ve sadece gözlerim dolu bir şekilde; “Allah’ım Allah’ım” dedim. Halimi görüyordu daha fazlasını söyleyemedim.

Islanmış, bitkin ve yorgun bir vaziyette tekrar geriye yani Ticaret Odası’na doğru yürümeye başladık. Birine rastlarsam aracımı görüp görmediğini sormayı planladım. Ticaret Odası’nın önüne gittik. Üç güvenlik görevlisi kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Üzgün bir ses tonu ile onlara selam verdim. Islanmış ve bitkin bir vaziyette olduğumuzu fark ettiler. İçlerinden biri; “Hayırdır birader, nedir bu haliniz?” dedi. “Abi aracımı buraya park etmiştim ayrıca park görevlisine para da vermiştim. Geldim ki ne aracım var ne de park görevlisi.” Adamlar birbirlerine baktılar ve birisi bana şu açıklamayı yaptı: “Kardeşim o değnekçiler park görevlisi falan değil. Önüne gelenden para alıyorlar. O alanda araçları genelde polis çeker. Endişe edecek bir şey yok. Aracınıza bir şey olmamıştır.”

“Peki, abim araçları nereye çekiyorlar” dedim. Güvenlik görevlilerinden birisi üzgün bir halde; “İşte o çok kötü” dedi. “Hayırdır abi” dedim. Kimi zaman Unkapanı İMÇ blokları arkasında bir yer var oraya götürüler, kimi zaman Sirkeci Garı’nın oraya bazen de Sultanahmet’tin arkasında bir yere.” Bunu duyunca “haydaaa” dedim… Cebimdeki 3 milyon lira ile nasıl buraları gezecektim? Güvenlik görevlisi taksi ile gidebileceğimizi başka şeklide zor olacağını söyledi. Çünkü hem hava soğuk, hem yağış var hem de ayrıca yanımızda çocuğumuz ve ellerimizde de poşetler vardı. Üstelik hava da kararmıştı.

Ticaret Odası’nın önünde bir aracın beklediğini gördüm. Şaşkınlık haliyle karanlıkta rengini dahi seçememiştim. Gidip o taksiciyle pazarlık yapayım diye düşündüm. Adama “selamün aleyküm” deyince adam selamımı aldı ve henüz ben bir şey demeden; “Atlayın abi sizin aracınızı bulacağız inşallah” dedi. Ben öne bindim, eşim de arkaya bindi. Tam araba hareket etmek üzereydi ki o an aracın sarı değil de beyaz olduğunu fark ettim. Hemen kuşkulandım, içimden; “Yahu İstanbul burası kimin arabasına biniyorsun” diye geçirdim. Daha araç hareket etmemişken; “Siz taksici değil misiniz” dedim. “Hayır, kardeşim” dedi. “Biz inelim öyleyse” dedim. O da bana döndü dedi ki; “Müslüman sabırlı ol. Endişe etme sizler benim kardeşimsiniz. Ben size yardımcı olmaya çalışıyorum. O ara kulağıma bir ses ilişti; o sese odaklandım. Baktım ki aracın teybinde Mısırlı Hafız Abdussamet’in Kur’an tilaveti çalıyor. O sesi duymam beni rahatlatmıştı. Bunun üzerine adamın simasına bir kere daha baktım ve içime bir güven duygusu geldi.

Bir güzel insan

“Abim nasıl bildiniz aracımızın çekildiğini” dedim. “Ben” dedi; “Bir dostumu burada indirmiştim. Tam hareket etmek üzereyken sizin tedirgin halde yürüdüğünüzü ve telaşlı bir şekilde güvenlik görevlileri ile konuştuğunuzu gördüm. Allah rızası için yardımcı olayım diye burada bekledim. Tam araçtan inip size benimle gelmenizi teklif edecektim ki siz geldiniz. Durum bundan ibaret.” Ben de; “Hay Allah senden arzı olsun güzel abim” dedim.

Önce Unkapanı’dan başlayıp orada bulmazsak Sultanahmet’e orada da bulamazsak Sirkeci Garı’nın oraya gitmeyi planladık. Muhabbet ede ede gittik. Trafik felç olduğu için Unkapanı’n arkasına 25 dakikada gittik. Oto parka girdik. Araçtan inip birlikte baktık ama ben aracı orada göremedim. Arkadaş bana şaşkın olduğumu ve bir kez daha bakmam gerektiğini söyledi. Tekrar baktığımda az önce önünden geçtiğim arabamı bu sefer tanıdım. Tabi o yorgunluğun üstüne buna çok sevindik. O da çok sevinmişti. Bana başka yapacağı bir şeyin olup olmadığını sordu. Ben de gözyaşlarımı tutamayarak; “Allah razı olsun” dedim.

Bana sarılarak dedi ki; “Ben senin durumunda olsaydım senin de aynısını yapacağına eminim.” Duygularım iyice yoğunlaşmış kendimi zor sakinleştiriyordum. Yaşadıklarım beni oldukça etkilemişti. Arkadaş bebe giyimi işi yaptığını söylemişti daha önce. Yerinin neresi olduğunu sorduğumda; “Unkapanı İMÇ bloklarındayız” dedi. Sonra telefon numarasını istedim ancak vermedi. Benim telefonumu aldı; “Seni ben arayacağım” dedi.

Yağmur kısmen kesilmiş, içim de arabayı bulunca kısmen rahatlamıştı. Fakat halen problemimiz devam ediyordu. Çünkü cebimde hiç param yoktu, araç çekme parasını nasıl ödeyeceğim diye düşünmeye başladım. Eşimle birlikte otopark görevlilerinin olduğu yere gittik. Orada bir trafik polisi ve sivil bir görevli vardı. Aracımızın çekildiğini söylediğimizde polis araçtan ruhsatı getirmemi istedi. Ben de ruhsatın araçta olmadığını sadece aracın anahtarının olduğunu söyledim. Polis; “Öyle şey olur mu?” dedi.

Orada bütün olan bitenleri detayları ile anlattım. Sonrasında bize baktı halimizin de perişan olduğunu görünce; “Tamam boş ver ruhsatı. 35 milyon lira cezanızız var. Hadi otopark hakkı olan 15 milyondan vaz geçtim ama 20 milyonu mecburen almak zorundayım. Çünkü o vakfın hakkı, buna bir şey yapamam. Tahsilat da yapmadan aracı vermem mümkün değil” dedi. Eşimin kimliğini rehin bırakıp parayı yarın getirmeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Baktım ki ısrarım çare etmiyor; “Telefonunuzu kullanabilir miyim?” dedim. Akrabalarımdan birisine haber verip para getirmelerini isteyeceğimi söyledim. Adamın telefonu da arızalıymış. “Al bununla ara” deyip bana bir jeton uzattı.

Otoparkın ana girişinde telefon kulübesinin olduğunu oradan arayabileceğimi söyledi. Eşim araçta beklerken otoparkın giriş kapısına doğru ilerledim. Yağmur durmuş, bulutlar çekilmiş, dolunay ışıl ışıl parlıyordu. Aya bakarken gözlerim yine nemlendi. “Ya Rabbim sana kurban olurum” dedim içimden. Artık huzur dolu evimize kavuşmak istiyordum ama akşam uzadıkça uzuyordu.

Dalgın dalgın yürürken bir araç yanıma yaklaştı. Baktım yine aynı adam. Arabanın penceresini açıp; “Ne oldu kardeş, bir sorun mu var” dedi. “Yok, bir şey telefon kulübesine gidiyorum abi” dedim. Bana; “Arabaya bin” dedi, bindim. Tavırlarımdan üzerimde para olmadığın anlamıştı. Beni merak edip tekrar döndüğünü söyledi. Ben yine şaşırdım. Allah Teala bize böyle bir yardımcı göndermişti.

Tekrar otoparka girdik. Adam otoparkın ofisine girdi ve polise ödemeyi yaptı. Ben artık kopmuştum. Allah’ım bu nasıl bir yardımdır diye düşünüp ürpermiştim. Eşim de olanları seyrediyor ve duygulanıyordu. Arabadan çıktım tekrar o abimize sarıldım; “Abim sen kimsin Allah aşkına ya” dedim. Bana tekrar; “Sen de olsan benim yaptığımın aynısını yapardın, şaşıracak bir şey yok” dedi. “Abim ne olur şu telefonun numaranı ver, beni bu borcun altında bırakma” dediysem de; “Seni ben ararım” dedi ve vermedi. Şaşkınlık gözyaşı, mutluluk ve kardeşlik beni benden almıştı.

Biz aracımıza binerken bana dedi ki; “Şişhaneye kadar önünden gideyim, sen şaşkınsın şimdi zorlanırsın buralarda.” Dediği gibi önde kendisi arkada biz arabayla onu takip ettik. Nihayet Şişhane yokuşunda bana; “Soldan devam et” dedi ve kendisi ile ayrıldık. O an bu güzel adamı aylar sonra bulup parayı vermek istediğimde ne kadar ısrar etsem de; “Sevabıma engel olma” diyerek parayı almayacağını nereden bilebilirdim.

Hikmeti ne ola ki?

Ondan ayrıldıktan sonra olayın tesirinden hala kurtulamamıştık, eşim de ben de dayanamamış ağlamıştık. Bebeğimiz ise sanki kaderin tecellilerini seyreder gibi gün boyu hiç ağlayıp mızmızlanmamıştı. Belki de onun bu sakin hali zorluk içindeki kolaylıktı.

Yolumuz biraz uzaktı ve evimize daha çok vardı. O yorgunlukla eşimin uyukladığı esnada ben de olanı biteni kafamda anlamlandırmaya çalışıyordum. Olup bitenler gözümün önünden filim şeridi gibi akıp geçiyordu. Bir ara Ticaret Odası’nda aracın bizi aldığı yeri yani kaldırımdaki cebi düşündüm. O an aklıma yıllar önce orada yaşadığım bir anım geldi.

Yıl 1996 Kocaeli’nde on sekiz anonim şirketinden oluşan büyük bir firmada dış ticaret sorumlusu olarak çalışıyordum. Firma yüksek ve orta gerilim elektrik malzemeleri üretiyor Dünya’nın birçok ülkesine pazarlıyordu. Firma o yıl Almanya Hannover Fuarı’na katılacaktı. Bunun için hazırlıkları yapmış fuara gidecek malların gümrüklere takılmadan gittiği gibi gelmesi için gerekli işlemlerle uğraşıyordum. Bunun için İstanbul Ticaret Odası’ndan almam gereken çok önemli bir evrak vardı. O evrak ata karnesiydi. İstanbul Ticaret Odası’na müracaat etmiştim. O zaman prosedürleri çok uzun olan işlem şu an daha kolay yürümektedir. Hannover’deki fuara az zaman kalmış, firmadaki bütün hazırlıklar bitmiş benim gümrük çıkış işlemlerini bitirmemi bekliyorlardı.

Günler sonra Ticaret Odası’nı aradığımda evrakın hazır olduğunu söylediler. Ne olur ne olmaz diye düşünerek kargoya güvenemedim, Kocaeli’nden kalktım İstanbul’a karneyi almaya geldim. Çünkü evrakın başına bir şey gelirse onca hazırlık, çalışma ve harcama boşa gidecekti. Ticaret Odası şu anki Mercan yokuşunun karşısındaki Ticaret Üniversitesi’nin olduğu yerdeydi.

Yine aynı böyle bir Mart ayının sonuydu ve hava soğuktu. Ticaret odasına girdim memurla konuşmaya başlamışken çok şiddetli bir yağmurun dışarda başladığını fark ettim. Memur bana; “Aman dikkat et, sakın ola bu karneye bir şey olmasın. Islatmayasınız veya düşürmeyesiniz. Öyle hemen tekrar çıkmaz. Fuarınız tehlikeye girer” diyerek beni uyardı. “Allah razı olsun bacım” dedim.

Evrakı aldım dışarı çıktım. Binanın saçaklarının altında beklemeye başladım. Yağmur gittikçe şiddetini artırıyordu. Yolun karşısındaki binaların saçakları ve ticaret odasının yanındaki tüm binaların yanları insanlarla doluydu. Herkes benim gibi yağmurun dinmesini bekliyordu. O alanda epeyce kalabalık bir insan topluluğu vardı.

Adamın biri yağmura rağmen yolun karşısından bu tarafa doğru geçmeye çalışıyordu. Herkes o adama doğru odaklanmış ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorlardı. Ben de ona bakıyor kendi kendime bu adam ne yapıyor, sırılsıklam oldu, deli mi ne diye düşünüyordum. Orta kaldırıma geldiğinde ayağını yola atar atmaz adam düştü. Yol kalabalık, araçlar yağmurdan silecek yetiştiremiyor, adam oracıkta kala kalmıştı. Kimse adamı almaya gitmiyor, araçlar da durmuyordu. Bende kıymetli evrak var, yanımda şemsiyem de yok… Kendi kendime ne yapacağım diye düşünüyorum. Yanımdaki adama; “Abi şu adama yardım eder misin? Üzerimde kıymetli evrak var, ben gidemiyorum” dedim. Adam; “Bu suyun içine niye gireyim deli misin” dermiş gibi yüzüme bakıp; “Yahu kardeşim onlar yalancı, yol kenarında sahte sara hastası rolü yapıyorlar, bu şekilde yankesicilik yapıyorlar” dedi.

Daha fazla duramadım evrakı kazağımın içine yerleştirdim ve elimle montumun üzerinden evrakı tutmaya başladım. Yağan yağmurun altında araçları zor bela durdurdum. Yolda en az on santim su vardı. Ayaklarım su içinde kalmıştı. Adamın yanına gittiğimde halen baygındı. Tek elimle adamı suda kayık çeker gibi çekerek Ticaret Odası’nın cebine yani giriş parkına getirdim. Baştan ayağa su içindeydim, her yerim ıslanmıştı fakat evrak plastik dosyanın içinde olduğu için ıslanmamıştı.

Adamı kaldırımın cebine çektikten sonra birkaç kişi daha el attı, adamı kapının önüne kadar getirdik. Oda binasının içerisine girdik kolonya peçete vs. malzemelerle adamı uyandırmayı başardık. Herif uyanınca; “Niye beklemiyorsun kardeşim, yağmur geçsin öyle geçersin” diyerek adama biraz çıkıştım. Adam; “Abi geç kalacaktım, daha önce ceza aldım yine kalırsam işimden atılırım, çoluk çocuğum var” dedi. “Peki” dedim; “Ne şikâyetin var? Hastalığın nedir?” Adam; “Bazen başım dönüyor, bu yaklaşık bir veya iki aydır oluyor” dedi. “Her zaman oluyor mu? Doktora gittin mi? Hangi ilaçları kullanıyorsun” dedim. Doktora gitmediğini söyledi. Halinden gariban birisi olduğu belliydi. Yine o aynı cepten adamı bir taksiye bindirip işine gönderdim. Taksi parası ile beraber çoluk çocuğuna bir şeyler alması için bir dostun hayır yapmam için bana verdiği paradan ona verdim. Adam Anadolu insanın samimiyetiyle bana dedi ki; “Gardaş Allah’ım karşına çıkarsın. Seni darda koymasın.” Sonra adamdan ayrılıp o ıslak halimle vapura binip Harem’e doğru yol aldım.

İşte bu olay yıllar önce tam aynı noktada gerçekleşmişti. O zaman o noktada o garibana taksi tutmuş ve işine göndermiştim. Yıllar sonra aynı noktada zor zamanımda Rabbim bana da bir taksi göndermişti. O olayın bununla alakası var mıdır yok mudur orasını ben bilmem ama Rabbim her zaman her yerde bizimle beraberdir. Şöyle bir iç çekip ve O’nun bize yaptığı sayısız iyiliği hatırlayınca yine her zamanki gibi; “Mevlam sana kurban olurum” diyorum. Rabbim iyiliklerin karşılığını bile dünyadayken misliyle geri veriyorken, ahirette vermez mi?

Yoğun duygularla geçen bu akşamın sonunda evimize ulaştık. Evimize kavuşmanın ne kadar da güzel bir nimet olduğunu hissettik. Bebeğimiz mışıl mışıl uyumaya devam ediyor. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi kalkıp onun fotoğraflarını çekip, Mevla’ya hamd ettik.

Bize yardım eden ağabeye gelince, bir müddet onun aramasını bekledim. Haber gelmeyince onu bulmam ve verdiği parayı geri iade etmem gerektiğini düşündüm. Her şeyden çok bu güzel insanı tekrar görmek istiyordum. Belki de parayı almak istemediği için beni aramıyordu. Unkapanı civarında bir araştırma yaptım ve dükkânını buldum. Gittiğimde kendisi dükkânda yoktu. Oradan telefonunu aldım aradım. “Abi niye aramıyorsun, sana borcumuz var. Bizi borçta bıraktın” dedim. Bana dedi ki; “Kardeş ne olur ahiret azığımı benden alma. Bana para teklif etme, inan geri alamam” dedi. Sonra daha önce bana birkaç sefer tekrar ettiği o cümleyi söyledi: “Benim yerimde olsaydın sen de aynısını yapardın.”

Taşkın Koçak/ DinKulturuAtolyesi.com

Hakkımda dinkulturuatolyesi

Şunlara Gözat

Sen sıradan birisi olamazsın

Bireysel ümmet olmak veya tek başına da olsa cemaat olabilmek. Bu ifade ile kastımız, insanların …

3 Yorumlar

  1. İsmail Güler

    Yahu abim bu adam nasil bir insan bu abimizin daha once bir cok yazısını okudum sonra merak ettim facebook hesabıma baktım komple gözden geçirdim yazdıklarina ve söylediklerine uygun bir şahsiyet. Bence bu adamın hayatinı okullarda ders olarak okutmak lazım. Bu abi ile henuz tanışamadım ama ilk firsatta yanına gideceğim. Ben bu Taşkın abinin ellerinden öperim kendisine duacıyım ebeden

  2. Sadettin konyalı

    Bu kadar güzel bir hikâyeyi bir solukta okudum.
    Ne yiğit Müslümanlar varmış

  3. Çok etkileyici. Allah Celle ve ala razı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir